Sağlık Sektöründeki Gelişmeler ve HealthTech İlişkisi

Mart ayında Frankfurt’da gerçekleştirilen Global InsurTech Roadshow sonrasında hem konferansı hem de 2019 yılının konuğu olan İsrail’i anlatan yazılar yazmıştım. İsrail, bazıları gerçekten iyi hazırlanmış ancak çoğunluğu Frankfurt havası almak için konferansa katılmış çok sayıdaki start-up şirketi, düzenleyici kurum yöneticileri ve ülkedeki InsurTech oluşumlarını temsil eden yöneticisi ile organizasyona adeta çıkartma yapmış ve bence ülkelerini iyi bir şekilde temsil etmişlerdi.

Konferansa katılan start-up’lar arasında dikkat çekecek sayıda sağlık alanında çözümler geliştiren ‘HealthTech’ şirketler de vardı. Şirket kurucularıyla kahve molalarında yaptığım görüşmelerde ise çoğunlukla İsrail’deki sağlık sektörü, bu sektörün sağlık turizminin geliştirilmesi adına nasıl desteklendiği ve bu fayda zincirine sonradan dahil olan InsurTech start-up’larının nasıl bir fark yaratabileceği hakkında konuşmuştuk. Aslında uzun bir fayda zinciri ile birbirine bağlanan farklı sektörlerin yarattığı bir sinerjiyi anlatmaya çalışacağım size ve eminim ki bu model Türkiye sağlık ve sigorta sektörlerinin de kolayca uygulayabileceği, hatta uygulamaya bazı alanlarda zaten başladığı, bir sistem.

İsrail’in sağlık turizmi macerası aslında A.B.D.’nin Miami ile başlayan ve sonrasında başka eyaletlere yayılan sağlık turizmini örnek almış durumda. Estetik ameliyatlar ile başlayan bu hasta transferleri, sonrasında kanser gibi uzun soluklu tedaviler gerektiren hastalıkları da kapsar hale getirilmiş. İsrail’in hedefi özellikle Tel-Aviv’i zincir hastaneleri ve İsrailli şirketler tarafından geliştirilen ve başka ülkelerde bulunmayan teknolojik ürünleri ve tedavi yöntemleri ile bir merkez yapmakta. Bu amaca hizmet emek adına özellikle sağlık sektöründe uygulanabilecek ve tedavi maliyetlerini azaltabilecek teknolojik AR-GE çalışmalarına büyük önem vermekteler ve kaynak aktarmaktalar. Tedavi maliyetlerindeki azalma daha çok sayıda hastayı İsrail’e çekerken tedavi için teminat sağlayan devlet kurumlarının veya özel kurumların da operasyonel maliyetlerini azaltmakta.

Ancak İsrail’in sağlık turizminde merkez olma hedefine yönelik ciddi bir eksiği, Türkiye için ciddi bir avantaj yaratmakla birlikte, bulunmakta; sigorta sektörünün yabancı yatırımlara kapalı olması. İsrail’e tedavi olmak için farklı ülkelerden gelen hastaların sigortalarını nasıl kullanabileceklerini sorduğumda çok net bir cevap veremediler. Dolayısıyla HealthTech şirketlerin etki alanları, kapalı sigorta sektöründen dolayı genellikle önleyici hizmetlere (bazıları life-style denilen ürünlerle HealthTech arasındaki farkı da netleştirememiş durumdaydı) yoğunlaşmış durumda ki bu ciddi bir eksiklik. Bu şekilde start-up’ları sadece İsrail’de faaaliyet gösteren sigorta şirketleri ile çalışmaya zorluyorlar ki bu durum olası küresel bir başarının da önünü tıkamakta. Bu alanda Avrupalı şirketlerin avantajlarının, Avrupa Birliği ortak pazarının sigorta sektörünü de kapsaması ve sigortaların teminat sınırlarının ülke sınırlarının ötesine de geçmesi ile, daha fazla olduğunu görüyoruz. Ancak politik irade seviyesinde sağlık ve teknoloi hamlelerinin birleştirilmesi çalışmasını sigorta ayağında şimdilik sadece İsrail’de görmekteyiz.

İsrail’in durumunu kısaca özetlersek; devlet desteği, sağlık turizminde merkez olma isteği, sigorta sektörü ile eşgüdüm içerisinde hareket planları ve genç yatırımcılara sundukları yatırım imkanları en büyük avantajları. Burada dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir nokta yatırım performansının ajanslar tarafından yakından takip edilmesi ve öngörülen ile gerçekleşen arasındaki farkların yetkililer tarafından incelenerek gerekli durumlarda önlemlerin alınması. Yabancı yatırımcılara kapalı olarak bu atılımı yapmak istemeleri ise aslında istedikleri büyüklüğe tam olarak ulaşamayacaklarının bir göstergesi ve İsrail piyasasının en büyük dezavantajı.

Türkiye’de sağlık-teknoloji-sigorta üçgenini incelediğimizde ise özel hastaneleri, ameliyat maliyetlerindeki rekabetçi fiyatları ve sigorta sektöründeki yabancı yatırım oranı ile bölgede sağlık turizmi için bir merkez olma avantajımızın yüksek olduğunu görüyoruz. Eksik olan şey ise sağlık sektörünü, sigorta sektörünü ve girişimcileri etkin bir platformda biraraya getirecek ve ortaya çıkan bu işbirliğini en iyi şekilde yatırıma ve sonunda katma değere dönüştürecek bir davet ki bu davet mutlaka düzenleyici kurum nezdinde bütün sigorta sektöre yönelik olarak gerçekleştirilmeli. Piyasada ortaya çıkan birçok inisiyatif mevcut, ancak İsraillilerin yaptığı gibi bir araya gelmek ve hedefe birlikte ilerleyebilmek yaratılacak katma değerin azamileştirilmesi adına en doğru hareket olacaktır. Bununla birlikte sadece İstanbul değil, güneşi ve deniziyle İzmir veya Antalya, yaylaları ve kaplıcaları ile Karadeniz de potansiyel sağlık ve tedavi merkezleri arasında yer alabilecektir. 

Son olarak bu işbirliğinin sigorta ve sağlık sektörleri arasında nasıl gerçekleştirilebileceğine dair bir projeksiyon üretelim. Ulusal ve uluslararası olsun, sigorta şirketleri için tedavi maliyetlerinin önceden gerçekleşecek değerlere yakın bir şekilde öngörülmesi ve geliştirilecek yeni stratejiler ve işbirlikleri ile bu maliyetlerin azaltılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla sigortalıların ihtiyacı olan operasyonlar ve tedavi süreçlerinin belli merkezlere toplanlanması, önleyici sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, life-style denen uygulamalar ile daha doğru risk analizleri gerçekleştirilmesi ve sigortalılar arasında risk bazlı farklılaştırmalar yapılabilmesi uygulanabilecek bazı çözümler. Bu çözümlerin birçoğu ‘HealthTech’ dediğimiz start-up şirketler tarafından üzerinde çalışılmakta ve elde edilen çözümler sigorta ve reasürans şirketleri ile paylaşılmakta. Bütün tarafların, sigorta şirketleri – sağlık kurumları – start-up’lar, ortak oluşturulmuş orta ve uzun vadeli bir plan çerçevesinde bir araya gelmesi ile Türkiye sağlık teknolojisi ihraç edebilir, dünyanın dört bir yanından hastaların tedavi için geldikleri bir merkez olarak önemli ekonomik katma değer yaratabilir, açılacak yeni iş alanları ile iyi nitelikli işgücü istihdam edilebilir ve en önemlisi gelişmiş bir sigortacılık sistemi ile ülkemizdeki finansal sistem dengelenebilir.

#HealthTech, #LifeStyleProducts, #InsurTech, #EUSingleMarket, #IsraelHealthInsurance, #IsraelSWOTAnalysis, #ZeynepStefan,

352 total views, no views today

Sigorta Sektöründe Nash Dengesi

Amerikalı matematikçi John Forbes Nash (1928-2015) tarafından ilk olarak 1950 yılında doktora tezinde bahsedilen, sonrasında farklı bilim adamlarının katkılarıyla geliştirilen ve Nash’e 1994 yılında Ekonomi Nobel’i kazandıran oyun teorisi birçok farklı sektörde uygulanabilen bir stratejik yöntem. İlk bakışta sigorta sektöründeki dijital dönüşüm ile alakası yokmuş gibi gözükmekle birlikte aslında uzun zamandır bahsettiğim sigorta ekosistemlerindeki durgunluğun nedenleri ortaya çıkaran bir kavram Nash dengesi.

İktisatçıların sıklıkla kullandıkları Nash dengesi, sistemde oluşan mevcut rakip dengesinin oluşum motivasyonlarını açıklamakta. Buna göre, öncelikle sistemdeki her bileşen diğer bileşenlerin hareketlerini göz önünde bulundurarak stratejisini belirlemekte, yani aslında bileşenlerin öncelikli amacı statükonun olabildiği kadar çok büyük değişikliklerden kaçınarak ve ufak değişikliklerle korunması. Nash dengesinin sıklıkla görüldüğü sektörler genellikle pazar payının büyük kısmının birkaç şirket arasında paylaşıldığı, sektör birincisi ve ikincisi arasındaki üretim ve pazar payı farklarının minimum düzeyde olduğu, ancak ilk sıradaki şirketlerin ardından farkların birden arttığı sektörler. Dolayısıyla oyuncular, özellikle de ilk üç veya ilk beş içerisinde yer alan şirketler stratejilerini mevcut dağılımın korunması veya çok küçük değişikliklerle ilerlemesi üzerine kurmakta, çoğu zaman radikal kararlardan kaçınmakta, rakiplerinin stratejilerini takip etme eğiliminde olmakta ve Nash dengesinin devamını sağlamaktalar.

Tam bu bu noktada ‘Antifragility’ kitabında Taleb’in bahsettiği kırılganlık tanımı aklıma geldi. Taleb de, isim vermeyerek aslında Nash dengesinin yer aldığı sektörü nasıl kötü yönde etkilediğinden, sorunları hasır altı ettiğinden ve böylece sonunu getirdiğinden bahsetmekteydi. Bu dengeye ulaşmış yapılarda daha iyi ve verimli olanı ortaya çıkarabilecek devinimin bilerek yok edildiğini, büyüme ve inovasyonun bir platoya ulaştığını, yıllar arasında benzerliklerin sürdürülmesinin yegane amaç olduğunu ve sonuç olarak şirketlerin kırılganlıklarının birikerek arttığını görmekteyiz. Yani sürdürülemez bir durum son anda ortaya çıkıyor ve ‘yıkıcı yaratcılık’ gibi sektör içerisindeki rahatsız eden bir tanımla sonlanıyor. Ancak bozulma ve yıkım süreci ortaya çıkışından çok uzun zaman önce başlamış oluyor ve bu olumsuz duruma karşı, bilinmesine rağmen, hızla önlem alınmıyor.  

Son dönemde Avrupa ve gelişmekte olan ülkelerin verilerini OECD’den, Türk sigorta sektörü verilerini ise TSB’den olmak üzere, prim üretimindeki artış, sektörün nominal ve reel (enflasyondan arındırılmış) büyüme grafiği, GSYİH içerisindeki yeri, şirketlerin pazar payları, ilk 5 şirket, ilk 10 şirket ve ilk 20 şirket dağılımını takip edip sonuçlar çıkarabilmek ve varsa bir trend yakalayabilmek için teknik analiz veri setimi oluşturma çalışması içerisindeyim. Benzer Nash dengesinin, en azından şirketler pazar payları açısından, Türkiye ile birlikte Avrupa’nın bazı ülkelerinde ve OECD üyelerinin sigorta sektörlerinde de mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu dengenin içerisinde yer alan ülkelerle alakalı detayları SWOT analiz yazılarımda bulabilirsiniz. Bu yazıda bahsetmek istediğim ise aslında sigorta sektöründe köklü bir dönüşüm amaçlayan bir inisiyatif olan veya olması gereken InsurTech’in, aşağıda değineceğim nedenlerle Nash dengesine benzer bir yapıya kavuşmuş olması. Burada bahsedeceğim çıkarımlar, ağırlıklı olarak risk yönetimi ve uyum fonksiyonları perspektifinden görüşlerimi alan birkaç şirketle de paylaştığım noktalar.

Yaklaşık bir senedir InsurTech alanındaki büyük ölçekli yatırım fonları ve şirketler arasında bekle ve rakibin neler yaptığını gör stratejisi hakim. Bazılarının kafa karışıklığı, mevcut şirket stratejileri ile InsurTech alanındaki stratejilerinin uyumsuzluğu, ve InsurTech’in sigorta sektörüne aslında neler getireceği yönünde net bir projeksiyona sahip olunmaması da cabası. Kasım ayında Münih’te ve Mart ayında Frankfurt’da gerçekleştirilen uluslararası toplantı ve organizasyonlardan aldığım öncelikli izlenim bu yöndeydi. InsurTech’e platformlar üzerinden dahil olan veya direk yatırımı tercih eden sigorta ve reasürans şirketleri tarafından da yatırımlardaki iştahlarının azaldığını ve start-up’lara yatırımdan veya satınalmadan ziyade ilgili fonksiyonun şirket içerisinde geliştirilmesi (buy or build) fikrinin yerleştiğini de görmekteyiz. Platformların da yeterli bilgi birikimi ile desteklenmediği, biraz InsurTech yapalım, araya biraz FinTech karıştıralım, eğer tutmaz ise HealthTech’e de geçelim yaklaşımında, sigorta ve reasürans şirketlerinin bazılarında görülen kafa karışıklığına sahip olması mevcut durumun başka bir yönü. Bu kafa karışıklığı hem bu platformdaki mentörleri hem de platforma dahil olan start-up’ları rahatsız etmekte.

Avrupalı sigortacıların buluştuğu önemli bir organizasyon olan DIA’nın Haziran ayında Amsterdam’da düzenleyeceği toplantıda bu unsurların geçerliliğini yeniden gözlemleme fırsatı da buluyor olacağım. Bakalım DIA Amsterdam, Kasım ayında Münih’te olduğu gibi bir tekrar mı olacak yoksa bu verimsiz daireden çıkmayı amaç edinmiş sigortacıların manifestosu mu olacak, göreceğiz.

#NashEquilibrium, #JohnForbesNash, #GameTheory, #Antifragility, #CreativeDisruption, #OECD, #SWOT, #InsurTech, #plateaueffect, #DigitalInsuranceAgenda, #DIA, #ZeynepStefan

281 total views, no views today

İSRAİL INSURTECH PİYASASI – II

Frankfurt’ta Mart ayı içerisinde Goethe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen InsurTech RoadShow etkinliğinde İsrail InsurTech piyasası ile yakından tanışma fırsatı bulmuştum. İsrail, 2019 yılının konuk ülkesi olarak organizasyonda yer almıştı. Ona yakın InsurTech alanında çözüm üretmek için çalışan şirketi, InsurTech Hub yöneticileri ve sigorta sektörü düzenleyici kurum başkanı ile Frankfurt’a deyim yerindese çıkartma yapan İsrail InsurTech ekosistemi, sigortacılıktaki bu değişime ne kadar önem verdiklerini de ortaya koymuş oldu. Ülkedeki sigorta sektörü ile alakalı bir analizi daha önce paylaşmıştım. (https://zeynepstefan.com/israil-insurtech-piyasasi/ ) Bu yazıya sığdıramadığım, bizim için de önemli bir iş modeli olabileceğinden atlanmaması gerektiğini düşündüğüm iki önemli noktayı da dikkatinize sunmak isterim. Bunlardan ilki sektördeki yabancı yatırım oranı, diğeri ise sağlık alanındaki InsurTech inisiyatiflerini besleyen ve uluslararası alanda daha geniş bir yelpazede hizmet vermeyi amaçlayan sağlık sektörü.

Sigorta sektöründeki teknolojik ilerleme ile birlikte birçok ufak şirket için coğrafi kısıtlar ortadan kalkmış oldu. Günümüzde hasar konusunda sigorta ve reasürans şirketlerine operasyonel maliyet ve risklerini azaltıcı çözüm sunan bir start-up Berlin veya Talin’de kurulabiliyor ve geliştirdiği teknolojileri Türk meslektaşlarına kolayca pazarlayabiliyor. Bu ufak örnek aynı zamanda sektördeki yerli-yabancı yatırım dağılımının InsurTech için yaratabileceği bir avantajı da belirlemekte. Benim 2016’dan beri içerisinde olduğum bu oluşumda gözlemlediğim bir özelliği OECD ülkeleri sigorta sektörleri yabancı yatırım oranları ile kıyasladığımda iki değişken arasında, yani InsurTech girişimleri ve sektördeki yabancı yatırım oranı arasında, nitel bir bağ olabileceği fikrini edindim. Bu konudaki görüşüm, bir ülkenin sigorta sektörü yabancı yatırıma ne kadar açık ise içerisinden InsurTech yatırımlarının filizlenebildiği bir ekosistemi o derece kolay çıkartabileceği yönünde. Bu fikri basit bir kantitatif analiz ile desteklemek için OECD verilerine baktığımızda en güncel değerlerin 2017 yılına ait olduğunu görüyoruz. Buna göre sigorta sektöründeki yabancı yatırımcı oranı 2017 yılında Türkiye’de hayat branşında %56,4 ve elementer branşta %57,1 iken (Türk sigorta serktöründe 2018 yılı yabancı yatırım oranı %75 civarında olarak açıklandı)  İsrail’de bu değerler sırasıyla %0,4 ve %3,8 civarlarında. 2007’de %30 ve % 12 olan yabancı yatırım oranlarının 2012 yılından itibaren İsrail’de dramatik olarak düştüğünü de görüyoruz. Yani karşımızda yabancı yatırıma karşı gayet mesafeli ve yerli sermaye ile büyümeyi tercih eden bir sigorta sektörü mevcut. Peki bu kadar öz kaynaklarıyla ilerleme taraftarı olan bir yapıda InsurTech için bekledikleri seviyede bir gelişmeyi sağlayabilirler mi?      

İsrail’in 2017 yılı sigorta sektöründeki toplam varlıkları 143,8 milyar Dolar, brüt prim üretimi 17,42 milyar Dolar ve elde edilen net kar 818 milyon civarında civarında. Aynı yılı baz alırsak ülke gayrısafi milli hasılası ise 353,2 milyar Dolar civarında, yani sigorta sektörünün ülke ekonomisine katkısı (penetrasyon) 2017 yılında %5 civarında. (Sigorta penetrasyonunda OECD ortalaması %8,9 olmakla birlikte ülkemizde %1,4 seviyesinde) Yani İsrail sigorta sektörünün de (bizim sektörümüz kadar olmasa da) alması gereken önemli bir yol var. Sigorta sektöründe faaliyet göstermek isteyen bir şirketin alması gereken lisans, düzenleyici kurum (Commissioner of Capital Markets, Insurance and Savings) tarafından yabancı şirketlere kapatılmışken reasürans alanında böyle bir kısıtlama bulunmamakta. Düzenleyici kurumun yabancı sermaye eksikliği dolayısıyla ortaya çıkan rekabet eksikliğini gidermek ve yükselen prim değerlerini daha kabul edilebilir seviyelere çekmek için asgari sermaye seviyesinde indirime gitti ve birçoğu dijital alanda olmak üzere farklı yatırım grupları 2018 yılında sektöre giriş yaptı. Ancak sermaye azaltımının beklenen etkiyi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini 2019 ve 2020 yılında göreceğiz. Bu kapalı yatırım ortamında gelişecek bir ekosistem için benim fikrim büyümenin beklenenin altında kalacağı ve rekabeti arttırabilmek adına sermaye gibi sigorta sektörü için önemli bir finansal kaynağın azaltılmasının yaratacağı belirsizliklerin de olası bir potansiyele olumsuz etki yapacağı. Bu İsrail ekosisteminin yumuşak karnı. Güçlü oldukları alan ise sağlık sektörü!

Frankfurt’a gelen start-up’ların birçoğu ’health-tech’ olarak adlandırılan alanda faaliyet göstermekteydi. Özellikle önleyici ve hastalığı teşhis edici çözümler konusunda yoğun bir ürün yelpazesi sunmayı amaçlayan start-up’larla ülkedeki sağlık sisteminin kendilerini nasıl desteklediklerini konuştuğumuzda sigorta sektörü düzenleyici kurumu ile birlikte sağlık bakanlıklarıyla yakın bir işbliği içerisinde oldukları ve birçok AR-GE fonundan yararlanabildikleri bilgisini verdiler. Dolayısıyla İsrail sağlık bakanlığı İsrailli start-up’ların öncelikli müşterisi ve geliştirilmesi planlanan teknolojilere yön verir durumda.

Yine OECD verilerinden 2016 yılına göre yaşam beklentisi 82,4 yaş olan 8,71 milyon nüfuslu ülkenin sağlık sektörünün yapısına baktığımızda  (bu değer Türkiye’de 78,5 yaş ve 82 milyon kişi) sağlık harcamalarının GSYİH’daki oranın %7,4 olduğunu görüyoruz. (Bu değer Türkiye’de %4,2) Ancak İsrail asıl avantajını inovasyon alanında yakalamakta. OECD’nin inovatif ülkeler sıralamasında 11. Sırada yer alan İsrail’de AR-GE bütçelerinin büyük bir verimlilik ile kullanıldığını görüyoruz ki ülkemizde InsurTech alanındaki en büyük eksik bence bu verimsizlik. (OECD sıralamasında Türkiye 50. sırada) Yıllık GSYİH değeri Türkiye ile kıyaslanınca çok düşük olmasına rağmen (2018’de Türkiye’de 766,4 milyon Dolar, İsrail’de 353,2 milyon Dolar) sermaye başına düşen GSYİH değerinde büyük bir avantaja sahip olan İsrail’i (Türkiye’de 9.346 Dolar iken İsrail’de 40.560 Dolar) ve teknoloji üretmek için yola çıkan İsrailli şirketleri önümüzdeki günlerde sahnede daha çok görüyor olacağız.

#IsraelSWOTAnalysis, #InsurTech, #HealthTech, #OECD, #GDP, #Innovation, #Efficiency, #ZeynepStefan

466 total views, 4 views today

InsurTech çerçevesinde sigorta şirketlerinde teknolojik dönüşüme dair bir uygulama

Geçtiğimiz aylarda bir toplantı için Hamburg’daydım. Dört buçuk saat boyunca dijitalleşme stratejilerini beraber hayata geçirmek istediğimiz müşterimize sigortacılığın geleceğinin ne olmasını beklediğimizi ve sigorta şirketlerinin bu beklentilere göre hangi aksiyonları almaları gerektiğini anlattık. Elementer, hayat, sağlık ve reasürans alanındaki operasyonların tek bir IT stratejisi etrafında nasıl şekillendirilebileceğini, bu önemli hedefin InsurTech ile nasıl kolaylaştırılabileceğini özetledik. Toplantıda çizdiğim resim aslında Sigorta Gündem’de yazdığım yazılarda da mevcut. Ancak hepsini art arda sıraladığımızda müşterimizin proje ekip yöneticisi normalde çok soru sorduğunu ancak bu anlatım sonrasında şimdilik bütün soru işaretlerinin giderildiğini belirtti. Bu önemli stratejik dönüşümün proje yönetim teknikleri çerçevesinde gerçekleştirilecek olması ve ayrılan bütçe, bu değişimi ne kadar önemsediklerini göstermekte. Bu proje için geç kalmış olduklarını düşünmekle birlikte her proje adımını izlemek istemeleri, üst yönetimin dijital dönüşümün gerekliliğine olan inancını da göstermekte.

Öncelikle sigorta sektörünün ana mesajının ‘Me, Free, Easy’ olacağını belirttik. Yani gerçekleştirilecek bütün stratejilerin bir sigorta şirketini ürünleri, hizmet kalitesi, süreçleri ve personeli ile getireceği nokta. Sigorta sektörü kişisel konfigürasyona (sadece sahip olunan risklerine uygun teminatların alındığı bir sistem)  uygun hale gelecek (Me), yalın ve anlaşılır olacak (Free – bu özellik hayat sigortası ürünlerinde ciddi bir pazar artışını beraberinde getirecek), her yerden ve ne zaman istenilirse ulaşılabilir olacak (Easy). Sigorta sektrörünün bu parlak geleceği beş ana teknolojik akım çerçevesinde şekilleniyor olacak. Bu akımlar; dijitalizasyon ve çeşitlenen dağıtım kanalları (omnichannels), büyük veri yönetimi ve analizi, dönüşüm için gerekli hukuki yapının ve yeterli siber güvenliğin sağlanması (GDPR ve IDD bu konuda önemli adımlar) ve teknolojide öne çıkan ve sigorta sektörüne büyük etkisi olmakta olan ve olacak sekiz ana yenilik (AI – yapay zeka, IoT – nesnelerin interneti, Blockchain, Drones, Robot, AR – arttırılmış gerçeklik, VR – sanal gerçeklik, 3D – üç boyutlu görüntüleme veya yazıcı). Bu süreçte sigorta sektörü üç yenilik ile de tanışacak. Bunlar; teknolojik gelişmelerin sigorta sektöründe yaratacağı dönüşümün hızı, farklı sektörlerden sigortacılığa giriş yapan oyuncularda yaşanan artış ve farklı ekosistemlerde geliştirilen yeni iş modellerinin sigorta sektöründeki uygulamaları. Genel çerçeveyi bu şekilde özetlerken öne çıkardığımız dört özellik ise şirketlerin dijital ikizlerinin önemi (digital twin), şirketlerin anti-kırılganlık özelliğine (anti-fragility) nasıl sahip olabilecekleri, şirketin faaliyetlerine dair hayata geçirilmesi gereken bütüncül bir bakış açısı (holistic view) ve bu maddelerin aslında hepsinin bir alt maddesi olan sürdürülebilirlik (sustainability) idi.

Bizim projemiz ana çerçevede bilgi teknolojileri ile ilgili olduğundan bu değişim sürecinin proje yönetim teknikleri çerçevesinde beş ana etapta gerçekleştirilebileceğini öngördük. Bunlardan ilki proje planının oluşturulması ve bu planın üst yönetim tarafından onaylanması, ikinci adımda değişim yönetiminin gerçekleştirilmesi, sonrasında proje risk yönetim çalışmalarının tamamlanması, uygulama öncesinde kalite testlerinin gerçekleştirilmesi ve son aşamada uygulamanın hayata geçirilmesi. Bu aşamada belirlediğimiz 11 performans göstergesi ise aralarında üst yönetimin desteği, gerekli fon kaynaklarının sağlanması ve standart kullanıcı testleri yanında farklı perspektifte değerlendirmeler yapılabilmesi gibi önemli kontrol noktalarını barındırmakta.

Gerçekleştirdiğimiz ilk toplantıda proje yönetiminin birinci adımı olan stratejik çerçevenin çizilmesini (conceptualization) yani şirketin aslında neyi başarmak istediğini tanımlamış olduk. Sonrasında projede altı ana süreç daha gerçekleştiriliyor olacak. Öncelikle bu amacı nasıl gerçekleştireceğimize karar vereceğiz. Müşterilerinin aslında neye ihtiyacı olduğu tanımlayıp bu hedef çerçevesinde harekete geçilecek. Hareket planı tanımlanacak ve bu plan çerçevesinde elde edilecek sonucun aslında elde edilmesi planlanan sonuç olduğundan emin olunacak. Sonrasında uygulama aşamasına geçilecek ve şirketteki ilgili departmanların eğitimi gerçekleştirilecek. Tabi bununla da bitmiyor. Elde edilen sonucun kullanılan bütün bütçe ve çalışma saatlerine değip değmediği değerlendirilecek ve eğer sağlanan marjinal faydanın kullanılan kaynakların toplamından fazla olduğuna kanaat getirilirse proje olumlu bir değer yaratarak tamamlanmış olacak. Aslında standart bir proje yönetim süreci. Sigorta sektörü için yeni olan ise bu adımların artık sektördeki her bilgi işlem dönüşüm süreci için standart hale gelecek olması.

Kısaca InsurTech ile sigorta sektörünün sahip olacağı şeffaflık ve ölçülebilirlik sadece finansal tablolar için değil müşterisinin teminat ihtiyacı ilk ortaya çıktığı andan başlayarak bütün sigortacılık adımlarına yayılıyor olacak ve sigorta şirketleri ilk defa süreçlerine ve dolayısıyla müşterisine tam anlamıyla hakim hale gelecek. Bu mühtiş gelişmenin yaratacağı olumlu sosyal etki ise diğer hiçbir sektöre benzemeyecek. Çünkü, ne bankacılık ne de finansal sektörünün diğer alanları sigorta sektörü kadar dönüştürücü, insanların hayatına en zor zamanlarında dokunan ve bir dalgakıran gibi önemli yıkımların etkilerini inanılmaz derecede azaltan bir yapıya sahip değiller. Bu olumlu ve toplumun geneline yayılabilen etki sadece sigorta sektörü için söz konusu. Dolayısıyla InsurTech, medeniyetimizin gelişimi açısından diğer bütün benzerlerinden (fintech, wealthtech vs) daha önemli sonuçlar yaratıyor olacak.                        

Son olarak, ‘Dijital İkiz’ yazımda Hamburg’un dijital dönüşüm konusunda nasıl bir merkez haline geldiğine kısaca değinmiştim. Sadece sigorta sektörü için değil bankacılık, müşteri deneyimi yönetimi, televizyon programları ve gösteri sanatları için de aranılan birçok dijital çözümü en kaliteli haliyle ve son teknolojiyi kullanarak sunabilen bir pazar yaratılmış ve Alman ekonomisi içerisindeki ağırlığı her geçen gün artmakta. Aslında bu canlı ve geleceği çok parlak atmosferin Münih’te oluşturulabilmesini çok isterdim. Böylece sigorta sektörüne en azından ortak lokasyon avantajı ile daha kolay etki edebilirlerdi.

#Digitalisation, #InsurTech, #DigitalTwin, #GDPR, #MeFreeEasy, #ProjectManagement, #DigitalConversion, #ZeynepStefan

604 total views, no views today

Digital Twin

Danışmanlık alanında faaliyet gösteren uluslararası bir şirketle Viyana’da gerçekleştirdiğimiz çalışmada şirketin 2018-2022 yılı stratejileri dikkatimi çekmişti. ‘DACH Region’ denen ve Almanya, Avusturya ile İsviçre’yi kapsayan bölgede (Almanca konuşan ülkeleri ifade eden ve ülkelerin başharflerinden oluşan bir tanım), Brexit sonrası İngiltere’de ve İrlanda’da uygulanacak olan bu stratejinin şimdiye kadar karşılaştıklarımdan farkı ise 2017 yılından beri bünyesine kattığı dijital ajansların, müşterilerinin stratejilerini belirlemede üstlenmesini öngördükleri kritik rol. Otomotivden bankacılığa kadar çok farklı sektörlerde çözümler üreten, müşterilerinin sektörlerinde konumlandırılmasından tutun ürünlerinin lansmanına kadar birçok alanda faaliyet gösteren bir ajans neden bir danışmanlık firmasının çatısı altına girmek ister? Aslında cevap sigorta sektörüne de yabancı olmayan bir kavramdan, ‘digital twin’ (digital ikiz), gelmekte.

Dijital İkiz ve Simülasyon

Dijital ikizin iki karşılığı var. Birincisi herhangi bir sektörde faaliyet gösteren firmanın kurumsal kimliğinin aynısını dijital ortamlarda oluşturmak, popüler tabiriyle avatarını yaratmak. 2012 öncesinde belki de çok dikkate alınmayan bu kavram şirketler sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlarla tepki çekmeye ve bazı durumlarda linç edilmeye, onyıllarca süren emeklerle oluşturulan bir şirket kimliğinin tek bir paylaşımla yerle bir olabilmesiyle önem kazandı. Şirketler açısından bazı durumlarda kapısına kilit vurmaya kadar gidebilecek yıkıcı sonuçları olan, gerçek hayattaki kurum vizyon ve misyonunun dijital mecralarda karşılık bulamamasından oluşan kayıpları engellemenin en etkili yolu ise şirketin dijital ikizinin şirket fiziksel olarak kapısını açmadan önce, yani daha ilk adımda şekillendirilmesi. Dolayısıyla şirketlerin dijital ajansların kapısını aşındırmaları büyük bir riski yönetmek zorunda kalmalarından ortaya çıkıyor. İkincisi ise şirket hizmet ve faaliyetlerinin dijital ortama taşınması ve müşteriye fiziksel koşullarda verilebilen her hizmetin dijital platformlarla da verilebilmesinin sağlanması. Genellikle birinci amaç, ikinciyi kapsamakta. İlk amacın stratejik ve bütünsel yaklaşımından ziyade ikinci yaklaşımda amaç, daha kısıtlı ve günümüzdeki dijitalizasyon furyasına çabuk  ve en düşük maliyetle uyum sağlayabilmek.

Burada dikkatimizi çekmesi gereken hızla yükselen bir iş modeli; holistizm. Yani tek bir kaynaktan ihtiyaç duyulan birçok hizmetin veya ürünün, günümüzün standartları olan kişiselleştirilmiş, kolayca ulaşılabilen ve aracısız (Me, Free, Easy) bir şekilde temin edilebilmesi. Tek bir ürün veya hizmet için, en uygun fiyatı ve kaliteyi sunan platformu (fiziksel olarak tek bir ürün satan bir mağaza veya internet sitesi) bulmak ve bunu talep edilen her şey için tekrarlamak yerine bir süpermarketteki gibi ihtiyaç duyulan her neyse hepsine yönelik bir çözüme sahip olanın müşteri tarafından tercih edilmesi.  Talebi doğrultusunda dijital ikizini yaratmak isteyen bir kurum, bu zorlu sürecin her aşamasında sahip olmak istediği dijital misyon ve vizyonunu bilen bir ekip ile stratejisini geliştirebilir, iş modellerini (PLM – Product Lifecycle Management) ve sonrasında süreçlerini şekillendirebilir ve danışmanlık aldığı farklı şirketlerin oluşturduğu iş modellerinin uyumsuzluğu dolayısıyla yaşanabilecek kayıpların önüne geçebilir. Dijital ikiziyle neler yapmak istediğine karar veren şirket, örneğin kendisi için büyük önem taşıyan bazı süreçlerle alakalı daha fazla detay içeren simülasyonlar (starting point for a simulation with a twin) gerçekleştirebilir. Hatta beş veya on yıllık projeksiyonlarını bu simulasyonlarla elde ettiği sonuçlara göre şekillendirebilir. Bir nevi Solvency II sürecinde gerçekleştirdiğimiz stres testlerine benzemekte.

 

Sigorta Şirketlerinin Dijital İkizleri

Türkiye sigorta sektörü için henüz yeni bir kavram olan dijital ikiz, Avrupa’da 2012 yılından itibaren dijital platformların daha yoğun kullanılmasıyla birlikte gündeme gelmeye başlamıştı. Sigorta değer zincirinin (insurance value chain) ikinci aşaması olan satış ile başlayan dijital ikiz ihtiyacı, giderek diğer zincir halkalarına da yayıldı. 2014 yılında ortaya çıkan InsurTech ile artık sahip olunması zorunlu bir kavram haline gelen dijital ikizler, günümüzde değer zincirindeki beş ana ve dört yardımcı faaliyetin hepsini kapsanmakta ve şirketin fiziksel varlığı ve dijital ikizi arasındaki kapsam farkı her geçen gün azalmakta.

Ülkemizde sigorta sektöründe yukarıda bahsettiğim bütüncül hizmeti verebilen, A’dan Z’ye bir sigorta şirketinin dijital ikizini oluşturabilecek seviyede hem stratejik danışmanlık hem de yaratıcılık faaliyetlerini yürütebilen bir kurumu, bu yazıyı hazırlarken yaptığım araştırmalar sırasında bulamadım. Her talebin kendi arzını yarattığı günümüzde, demek ki sigorta şirketlerinin henüz böyle bir talebi olmamış. Sürecin küçük parçalarını gerçekleştirebilen birçok şirket olmasına ve büyük sigorta şirketlerine hizmet vermelerine rağmen hiçbirinin bu bütüncül bakış açısını ortaya çıkarabilecek yetenekte ekibe ve yeterli tecrübeye sahip olmadığı sonucuna ulaştım. Ancak bu furya yakın zamanda ülkemize de gelecek ve danışmanlık şirketlerinin dijital ikiz hizmeti veren ajansların peşine düştüklerini, kendi sektörel stratejik deneyimlerini dijital ikizlerin yaratılması için kullanacaklarını görebileceğiz.

#DigitalTwin, #InsurTech, #MeFreeEasy, #InsuranceValueChain, #PLM, #ProductLifeCycle, #Holistism, #Simulation, #ZeynepStefan

723 total views, 4 views today

Sigorta Sektörünü Dönüştürecek Kahramanlar: Start-Up’lar

2012 yılında kavramsal olarak tartışılan, 2014 yılında şirketlerin süreçlerini kağıtsız olarak devam ettirmesi kararı (paperless) ile devam ettirilen ve son aşamada dijitalizasyon ile resmiyete dökülen sigorta sektörünün günümüz teknolojisini yakalama hamlesi InsurTech, artık sigorta şirketlerinin bir numaralı gündemi. Operasyonel maliyetlerin azaltılması ve düşük faiz ortamında daha kaliteli bir finansal yapıya sahip olunması amacıyla çıkılan yolda, yıkıcı teknolojiler (blockchain, AR, VR, IoT, AI, drone, robot, 3D) sigorta değer zincirinin beş ana maddesinin hepsine (ürün ve servis geliştirme, pazarlama ve satış, poliçe üretimi, hasar ve yan hakların yönetimi, varlık yönetimi) etki eden dönüştürücüler haline geldi. Bu zorlu ve aynı derecede heyecan verici yolun en büyük kahramları ise start-up’lar.

Sigorta sektöründeki start-up denen küçük oluşumlar (çoğuna henüz şirket bile diyemiyoruz) iyi eğitimli ve dijital yaşayan gençler tarafından, sigorta gibi yüzyıllara yayılan geçmişi olan ve sosyo-ekonomik hayatta büyük bir etkiye sahip bir sektörü talep ettikleri hıza ve erişim kolaylığına ulaştırabilmek amacıyla kurulmakta. Bazılarının sektörün nasıl evrilmesi gerektiğine ilişkin bir vizyonu, bazılarının bu vizyonun daha elle tutulur hale gelmiş olan fikirleri var. Bazıları ise bu fikirleri geliştirerek ürünlere dönüştürmüş durumda. Ortak noktaları ise sigortacılığın yeni çağın ve bu çağın tüketicisinin taleplerini karşılayamadığı görmeleri. Sigorta şirketleriyle ilişkileri işte bu aşamada başlamakta. Sigorta şirketlerinin teknoloji ile birlikte gelişen risklere ve hızla değişen müşteri taleplerine en hızlı cevapları, kendi bünyelerinden değil birlikte çalıştıkları start-up’lardan gelmekte. Örneğin Allianz, start-up’larla olan ilişkisini bir fil büyüklüğündeki şirketin gerçekleştirdiği işriblikleri ile dans edebilir hale getirilmesi olarak özetlemişti.  (DIA Munich Nazim Cetin – Gustaf Agarson sunumu). Sunumda dinleyicileri güldürmesine rağmen bunun hiç kolay bir dönüşüm olmadığını hepimiz tahmin edebiliyoruz.

Sigorta sektöründeki bütün oyuncuların (bu gruba sigorta, reasürans şirketler ile birlikte brokerler ve acenteler de dahil edilmeli), büyüklükleri ne olursa olsun InsurTech ekosistemlerinin sunduğu çözümlere en erken ve öncelikli olarak sahip olabilmek için yapmaları gereken öncelikle kurumsal gelecekleri için net bir strateji oluşturmak, önceliklerini ve uzak durmak istediği alanlarını belirlemek ve son olarak InsurTech ekosistemlerini çok çok yakından takip etmek. Doğru yatırımlar ile yaratılacak maksimum fayda ancak bu bileşenler ile sağlanabilmekte.

Sonuç olarak yeni bir atmosferde yaşamak zorunda kaldığımız için sigorta sektörünün bütün oyuncularının kafası ortamdaki toz bulutu nedeniyle biraz karışık. Bazıları uzun tarihsel geçmişlerinin verdiği güvenle bekleyip görelim derlerken, bazıları bu geçmişe aldanmayarak iş hayatına yeni atılmış gençlerle pazarlığa oturmakta ve fikirlerini artık değiştirilemez denen organizasyonlarına dahil etmeye uğraşmakta. InsurTech yatırım grafiğinde ise toplam yatırım miktarı sürekli artarken yapılan yatırım işlemlerinin sayıları sürekli azalmakta. Yani, iyi fikirler erkenden kapılırken birçoğu da InsurTech’in tozlu (?) raflarında yerini almakta. Ülkemizdeki erken yatırım ortamı ise büyük bir avantaj. Avrupalı yatırımcıların yaptıkları doğruları hemen uygulayıp hatalarından kaçınmak için çok elverişli bir dönemdeyiz. Ve sigorta sektöründe gelecek, asla kenarda bekleyenlerin olmayacak. Şimdi bütün kaynaklarla InsurTech ekosistemi içerisinde olma zamanı!

#InsurTech, #Startups, #InsuranceValueChain, #DisruptiveTechnologies, #InsurTechEcosystem, #ZeynepStefan

307 total views, no views today

InsurTech Hub Turkey

Even if it does not have a long path in European market, InsurTech has a short and but very passionate story in Turkey. With its chronical long term problems; like insurance awareness, penetration, density, lack of wide-range saving products etc.; the Turkish industry leaders strongly believe the importance of insurance sector in Turkey’s financial systems and current low rates should be definitely increased.  For making this wish real, InsurTech Hub began its journey couple of months ago with its strong insurance background and the trust on Turkish financial markets. And, at the beginning of its long and challenging way, the Hub was humbly honored to be one of the business partners of DIA (Digital Insurance Agenda), the most inspiring InsurTech event of Europe.

Founder of InsurTech Hub Fatih Acar, General Manager Andrew Warburton and me, as the Chief Editor, participated in the Munich located event. Besides more than 1000 participants from all European and Asian markets, we inspired with the stage performances of 50 hand-picked InsurTech start-ups and keynote speeches of 9 insurance leaders.

The most important feature of the two-day event that should be underlined was its holistic view on insurance sector. All participants showed us a different view from this promising business and brought in different prospects. Nevertheless, I had an incredible chance for making an interview with fabulous Vincent Everts about the Hub and summarized our mission and current operations. You will find the interview at the following link. Please reach us for your further thoughts and comments.

#InsurTech, #InsurTechHubTurkey, #ProtectionGap, #ZeynepStefan

945 total views, no views today

‘Amazonifizierung’

Alman medyasının önde gelen oyuncularından Handelsblatt’ın 5 – 6 Kasım 2018’de Münih’te düzenlediği ve Alman sigorta şirketlerinin çoğu CEO’sunun sunumlarını gerçekleştirdiği ‘Strategiegipfel Versicherungswirtshaft’ etkinliği bence sigorta sektörünün bugününü ve gelecekte dönüşebileceği yapıyı anlamak adına müthiş bir organizasyondu. Zurich Insurance Group, Generali Deutschland, MEAG, Google Deutschland, Axa Deutschland, Aegon N.V. CEO’larının konuşmaları ile başlayan iki günlük etkinlik, Allianz CEO’su Oliver Bäte’nin sunumu ile sonlandırıldı. Konular ise dönüp dolaşıp yine ve yine Amazon ve Google’a çıktı 🙂

Şirketlerin ortak dertleri bütün dünyada olduğu gibi, müşterileriyle yeterli iletişimi gerçekleştirememeleri, satın alma süreçlerinde gerçekleşen köklü değişikliklere nasıl uyum sağlayacakları, InsurTech ile birlikte değişen sigorta sektörü değer zincirine (insurance value chain) nasıl cevap verecekleri, teknoloji şirketlerinin sigorta sektörüne gösterdikleri yoğun ilgi olarak sıralandı. Bu maddelerin hepsi ayrı bir yazı konusu olabilecek başlıklar ancak içlerinden en popüler olanı ile devam etmemiz yerinde olacaktır.

Teknoloji şirketlerinin sigorta sektöründeki şirket-müşteri uzaklığını görüp burada kendileri için bir fırsat aramaları aslında yeni bir hikaye değil. 2012 yılından beri Avrupa piyasasında dağıtım kanallarını on-line olan değil artık on-line doğan müşterilerinin taleplerine nasıl cevaplar vereceği zaten tartışılagelmekte ve aradan geçen uzun zaman bize teknoloji şirketlerinin bu hevesinin geçici olmadığını da gösterdi. Ancak bu toplantıda sigorta sektöründe CEO seviyesinde teknoloji şirketlerinin aslında ne yapmak istediklerine dair fikirlerin de net olmadığını ve farklılıklar gösterebildiğini görmüş oldum. Örneğin sunum yapan CEO’lardan biri Amazon ve Google gibi teknoloji şirketlerinin sigorta sektöründe sadece müşterilerinin peşinde olduklarını, sigorta sektörü iş zincirinin (insurance value chain) diğer alanlarıyla, örneğin UW, ilgilenmediklerini belirtti. Tam bu açıklamanın bende yarattığı şaşkınlık anında yazıya koyduğum resim çekilmiş olmalı. Çünkü cevap, piyasada olanın tam tersini yönde. Çok açık ki, uzun yıllardır yaptıkları yatırımlarla müşterileri yerine düşebilir bir algoritma yaratan ve müşterilerinin gelecek davranışlarını tahmin edebilir hale gelen bu şirketler için sadece düşük komisyon gelirleri için sigortacılık yapmak kesinlikle yeterli olmayacaktır. Google, bu konudaki planını daha çok dağıtım kanalı optimizasyonu üzerine kurduğunu (?) belirtse de Amazon’un aktüer istihdamına başladığı biliniyor. Dolayısıyla ortada açık bir fikir ihtilafı söz konusu. Şirket yöneticilerinin kritik konulardaki politik yanıtları malum, belki de ne olduğunu zaten biliyolardır ve dinleyiciler açısından komik duruma düşme pahasına bir stratejileri olmadığını söylemişlerdir. Şimdilik bunu bilemeyiz ancak bildiğimiz şey ‘Amazonlaştırma’ diye Türkçe’ye çevirebileceğimiz ‘Amazonifizierung’un bence farklı bir şekilde de ilerleyebilecek olması. Kısaca anlatayım.

Beyaz Mercan Resifleri

Mercan resifleri, iklim değişiklikleri veya fosil yakıtlar gibi olumsuz etkenler sayesinde mevcut şekillerini korumakta ancak renklerini kaybetmekte. Eğer suyun ısısı veya diğer dış etkenler 6  veya 8 hafta içerisinde normale dönmez ise de tamamen ölmekteler. Yani formlarını koruyorlar ancak bembeyaz oluyorlar ve artık genişlemiyorlar. Amazon’un sigorta sektörüne yapabileceği etki bana biraz bu trajik olayı hatırlattı. Sektörde farklı şirketler olmayacak, var olan ‘White-Label’ sigorta şirketlerinin sağladığı sigortacılık hizmeti, Amazon müşterileri ve Amazon’un müşteri memnuniyeti. Dolayısıyla sigorta şirketinin A, B veya C olması faketmeyecek, bütün değer Amazon için yaratılacak. Bir nevi sigorta şirketi ve acente ilişkisi sürecinin ters çevrilmiş hali gibi. Dağıtım kanalı sigorta şirketi için çalışmıyor ancak sigorta şirketi dağıtım kanalı için çalışıyor. Resmi biraz daha net görebilmek için sigorta değer zincirine (insurance value chain) geri dönelim ve sektöre girmek isteyen teknoloji şirketlerine topluca X şirketi diyelim.

Değer zincirindeki beş ana aktivite; ürün ve servis geliştirme (product-service development), satış ve pazarlama (marketing and sales), poliçe üretimi (policy administration), hasar yönetimi (claims management) ve varlık yönetimi (asset management). Ürün ve servis geliştirme, müşteriye en yakın noktada olduğu için X şirketinin elinde olacak. Müşterisinin ihtiyaçlarına yönelik özelleştirilmiş ürünler konusunda yeterince alt yapıya sahip ve hızlı davranabiliyor. (Dijital dünyanın üç ana koşulu olan ‘Me-Free-Easy’den ‘Me’ ve ‘Easy’ koşulları). Satış ve pazarlama tamamen kontrolünde. (‘Free’ ve ‘Easy’ koşulları – Bu konudaki Mart 2018 tarihli yazıma buradan ulaşabilirsiniz). Poliçe üretimindeki iki süreç, UW işlemleri ve ödemeler. Ödeme süreci zaten kontrolünde ve UW işlemleri için şimdilik sigorta şirketlerine ihtiyacı var. Hasar sürecinde yer alan dört adımın; hasarın bildirilmesi, hasarın değerlendirilmesi, hasar ödemesi ve suiistimal kontrolü; sadece ikisinde (hasarın değerlendirilmesi ve olası suiistimallere karşı önlemler) sigorta şirketinin tecrübesine ihtiyaç duyabilir. Varlık yönetimi ise tamamen kendi kontrolünde. Gerçek sigortacılık dünyasında önem dereceleri aynı olmamakla birlikte bu iş modeli için değer zincirindeki adımları eşitler ve genel olarak her birine %20 dersek, sürecin %80’i zaten X şirketi tarafından yürütülebilecek durumda, %20’si için ‘şimdilik’ sigorta şirketleri ile birlikte bir model kurma ihtiyacında. Bu çok çok basit analiz bile sektöre girmek için teknoloji şirketlerine yeterli motivasyonu vermekte.

http://www.sigortagundem.com/yazarlar/amazonifizierung-yazisi/1367498

#InsurTech, #Amazonifizierung, #MeFreeEasy, #InsuranceValueChain, #ZeynepStefan

389 total views, 1 views today

DIA Münih Ekim 2018

Roger Peverelli, Reggy de Feniks ve Conny Dorrestijn’in kurduğu Digital Insurance Agenda yani DIA, beşinci konferansını Münih’te gerçekleştirdi. Yine sahneye çıkan 50 start-up fikirlerini ve ürünlerini tanıttılar. Bunun dışında 4 tane oturum, kahve araları, toplantılar, ropörtajlar ile iki günü dolduran bir etkinlikti. Bu DIA’ya dördüncü katılımımdı. Katılımcılardan, sunumlardan ve yapılan oturumlardan edindiğim bilgilerin ışığında sizinle geribildirimlerimi paylaşmak isterim. Ancak hemen söylemeliyim, bu tür konferanslardan sonra gördüğüm ve bu yazıda yapmayacağım bir geribildirim türü var. Kim, hangi şirketten, hangi sunumu yapmış, kimler katılmış vs. Konferansın sunumları organizasyon öncesi paylaşıldı ve şu anda da siteden ulaşılabilir durumda. Katılımcı ve sunumları gerçekleştirenler ise organizasyonun aplikasyonu olan Bizzabo’da mevcut. Benim bu yazıda anlatmak istediklerim ise bu hazır bilgilerden farklı olarak iki gün boyunca InsurTech piysasında gözlemlediklerim ışığında 2018 yılı değerlendirmem ve 2019 yılı tahminlerim. Bana bu projeksiyonu sağlayabildiğine göre benim açımdan konferans hem çok verimliydi hem de çok iyi organize edilmişti. 2019 Nisan ayında Amsterdam’da gerçekleşecek altıncı organizasyonu da şimdiden beklemeye başladım.

İlk gözlemim hem sektörde uzun yıllardır her alan oyuncular arasında hem de start-up’lar arasında artık dile getirilmeye başlanan marjinal maliyet kavramı. Aslında daha ilk adımdan beri düşünülmesi gereken bu iktisadi kavramın günlük dildeki karşılığı ‘atılan taş ve ürkütülen kuş’. Fikirler çok parlak, gençler çok dinamik ama sonrası? Sigorta şirketlerinin, tabii ki hepsi değil, suyun içerisindeki yaprak gibi sağa sola, şirketlerinin çıkarları yönünde değil kontrolleri dışında savrulmaları gibi olabildiğince edilgen ve kontrolsüz bir yatırım ve ‘ilk biz gördük ve biz kaptık’ stratejileri var ne yazık ki. İlk bakışta start-up’lar için avantajlı görünse de beklentilerin ve sahip olunanların arasındaki farklılık işbirliğini takip eden birkaç ay içerisinde ortaya çıkmakta. Benim bu konudaki gözlemim, sigorta şirketlerinin InsurTech konusunda ciddi niyetleri olduğu ancak net bir stratejileri olmadığı veya stratejileri varsa bile bunun birkaç tane sahibin elinde sağa-sola çekildiği. Yakın zaman hayat portföyünü satan bir şirketin hayatla ilgili bir teknolojiye ilgi duyması veya sağlık sigortacılığında çok küçük bir portföyü olan diğerinin kalp ritmini takip eden uygulamayı müşterilerine sunmak istemesi gibi DIA’dan birkaç örnek bile verilebilir.

İkinci çıkarımımı ise konferansın ilk gün gerçekleştirilen 25 sunumu ve ikinci gün gerçekleştirilen 21 sunumu teker teker izledikten sonra yaptım. (Bu arada sunumlar kısa olsa da ardarda olması, dışarıdaki sohbetin cazibesi, yiyecekler-içecekler takibi zorlaştırmıyor değildi. Dolayısıyla ilk günün ilk yarısı oturacak yer çok zor bulunuyor olsa da sonrasında herkes yemek bölümünde takılır olmuştu. Neyse ki neden konferansa katıldığımı ajandama yazmıştım ve amacımdan sapmadım – An appetite for Knowledge). Tespitim ise şu; InsurTech yaratıcı güç grafiği platosuna artık ulaşmış, yani tekrarda. Sunum gerçekleştiren bazı start-up’ların DIA’da ikinci hatta üçüncü sahneleriydi. Şirket orijinleri Avrupa’nın sadece bazı ülkelerinde yoğunlaşmıştı, Asya ve Afrika’dan neredeyse kimse yoktu ve fikirler artık birbirlerini ne yazık ki tekrar eder hale gelmişti. Bu tekrarda Avrupalı meslektaşlarımızın daha az risk alan ve garantici tavrı da etkili olmuş olabilir. Hasarın bir kısmını dijitalleştirmek, sağlık sigortacılığıyla alakalı önleyici bazı tedbirler alan uygulamalar geliştirmek, daha çok müşteriye ulaşabilmek için direkt satış uygulamaları gibi önceden defalarca işlenmiş konulara ufak makyajlar sadece eski fikirlerin yeni versiyonları izlenimini verdi. Bu doymuş bir pazarda iş yapmanın dezavantajı olsa gerek. Sunumlar sırasında bir daha gördüm ki InsurTech kesinlikle gelişmekte olan piyasaların işi, çünkü penetrasyon için zaten risk almak zorundalar, sektörü geliştirmek için zaten yeni şeyler söylemeliler yani InsurTech’e en fazla onların ihtiyacı var. İlk olarak Garanti Bankası eski Genel Müdürü Akın Öngör’ün harika kitabında okuduğum söz; ‘Zamanlama Herşeydir’. Türk sigortacılığı için de artık doğru zamanın geldiğini görmüş oldum böylelikle.

Üstelik InsurTech’deki bu kendini tekrar eden dönemi gören ve sunumlarında dile getiren birileri daha vardı, McKinsey. DIA Münih’in içerik ve bilgi sağlamada ortaklarından biri olan McKinsey’in iki ortağı Jörg Mußhoff and Simon Kaesler bence iki günlük konferansın en iyi sunumunu yaptılar ve doğal olarak birçok sigortacıdan da tepki aldılar. Söyledikleri kısaca ekosistemin ivmesinin yeterli hıza, belirli bir zaman aralığı içerisinde ulaşması gerektiği, eğer bu başarılamazsa InsurTech’in iyi niyetten öteye geçemeyeceğiydi ki bence haklılar! Ancak sunumlarının sadece tek bir sayfasından bundan bahsettiler ve sonra konuyu hemen aydınlık yarınlar klişesine getirdiler. Herkesin bildiği, aralarında konuştuğu ancak topluluk önünde paylaşmadığı bu durum, eğer gerçekten bir dönüşüm isteniyorsa daha çok dile getirilmeli ve adeta bir yükselen risk (emerging risk) gibi dikkate alınmalı. Ancak henüz bu konuda net bir çıkış göremedim. 20 Kasım’da EIOPA’nın 8. Olağan Toplantısı’nda da yer alacağım. Bakalım proaktif bir tutumları ve 2019’a yönelik bir InsurTech ajandaları olacak mı?

Sonuç olarak yararlı ve yenilikçi düşüncelerin bir arada olduğu iki günlük harika bir organizasyondu. Amsterdam’a katılımı kesinlikle tavsiye ederim. Ancak birkaç gün sonra Baden-Baden’de gerçekleşen ve artık yüzyılları bulan reasürans toplantıları geleneğinin de bu dijital ortamla kocaman bir tezat yarattığını söylemeden geçemeyeceğim. Sigorta sektörünün çerçevesini oluşturan ve bence bazı durumlarda sigorta şirketlerinden bile daha önemli fonksiyonları olan reasürans şirketlerinin InsurTech’e Munich Re dışında ilgi göstermemesinin nedeni de bu geleneksel yapı olsa gerek. 2019 yılında Kendilerini InsurTech sahnesinde daha çok görmek dileğiyle.

#DIA, #DIAMunich, #DigitalInsuranceAgenda, #InsurTech, #ProtectionGap, #Penetration, #StrategicManagement, #ZeynepStefan

http://www.sigortagundem.com/yazarlar/dia-munih-ekim-2018-yazisi/1355305

 

418 total views, no views today

Almanya Sigorta Sektörü ve InsurTech Kapasitesi

Sigorta sektöründe artık ‘InsurTechHub’ olarak adlandırılan, yatırımlar için cazibe merkezi ve marka olmayı hedefleyen şehirler var. Amaçları ise geliştirdikleri yeni teknolojiler ve getirmek istedikleri farklı bakış açıları ile sigorta sektörünü dönüştürmek üzere yola çıkmış bebek (yeni kurulmuş veya kurulma aşamasında) veya genç şirketleri (kuruluş tarihinden itibaren 10 yıl geçmemiş, halka açılmamış, belli seviyenin altında yatırım alan)  kendi platformlarına çekmek.

Altyapısı elverişli, vergi avantajı sağlayan, kamu veya kamu dışı fonları geliştirme faaliyetleri için kolayca yönlendirebilen ve şirketlerin çalışmalarını akademik olarak da destekleyebilmek için özgür düşünce ortamlarına sahip bir üniversiteleri olan bu şehirler, yer aldıkları ülkenin de göz bebegi olmayı hedefliyorlar. Avrupa’da (Almanya dışında) Londra, Milano,Barselona; Amerika Birleşik Devletleri’nde San Fransisko ve Boston; Asya’da Tel Aviv, Pekin ve Hong Kong ilk akla gelenlerinden.

Sigorta sektörü büyüklüğünde dünya genelinde 301,8 milyar Dolar brüt prim üretimi  ile altıncı sırada, penetrasyonu ile dokuzuncu sırada (%6,1) sırada yer alan Almanya ise uzun zamandır ‘InsurTechHub’lar yaratmak için çalışmalarına devam etmekte. 2017 yılında ülke genelinde, start-up şirketlerinin yaklaşık %70’i Berlin’de kuruldu. Berlin’i %8,1 ile Hamburg ve %7,9 ile Münih takip etmekte. Dolayısıyla sigorta sektöründe faaliyet gösteren ‘start-up’lar açısından Berlin’in merkez olduğunu söyleyebiliriz.

Yatırımcılar için de durum benzer. 2017 yılında yapılan 2,21 milyar Euro değerindeki 202 yatırım işleminin %21 Berlin merkezli iken %11’i (genellikle kurumsal yatırımcılar) Münih’te ve %10 Franfurt’taydı. Yatırımcı profilinde ise sigorta ve reasürans şirketleri kurumsal yatırım firmalarını geride bırakmış gözüküyor. 2017 yılındaki yatırım faaliyetlerinin %83’i sigorta veya reasürans şirketleri tarafından gerçekleştirildi.

Almanya pazarında yerli yabancı birçok yatırımcı ve yatırım fonu faaliyet göstermekte. Bunların en büyüğü 2 milyar Euro yatırım hacmine sahip, Alman hükümetinin yönettiği KfW. Yabancı yatırımcılar arasında ise en büyüğü 1 milyar Dolar büyüklüğünde olan, Kaliforniya merkezli Y Combinator şirketi. Yatırımcıların %35’i Kuzey Amerika’dan gelirken %64’ü Avrupa merkezli ve sadece %1’i Çin’den. 2015 yılında 2,69 milyar dolarlık 124 yatırım işlemi ile performansının zirvesinde olan Alman InsurTech ekosistemi, 2016 ve 2017’de bu başarıyı yakalayamadı. Ancak dünya genelinde gayrısafi milli hasılada 2018 yılında %3.2, Avrupa Birliği ülkelerinde ise %2.3 büyümesi beklenmesi 2018’i yatırımlar açısından 2015’in parlak günlerine döndürebilir nitelikte.

Yatırımların dağılımına baktığımızda ülkedeki en büyük 100 start-up şirketinin aldığı toplam yatırımın 2018 yılı ilk çeyreğinde 8,5 milyar Dolar’a ulaştığını görüyoruz. Sıralamadaki en büyük 10 şirketin toplam yatırımı ise 1,3 milyar Dolar. Şirketlerin %10’unun yatırımın %15’ini alması dengeli bir dağılım olarak değerlendirilebilir. Piyasada direk yatırımla birlikte kaynak yaratmak için kullanılan diğer bir yöntem ise örneğini Türkiye’de henüz görmediğim ICO (Initial Coin Offer). Basit bir şekilde anlatacak olursak, ICO’da şirket sahibi yaratmak istediği değeri belli bedeller karşılığında yatırımcıların risk iştahına göre satışa çıkarıyor ve ihtiyacı olan finansal kaynağı yaratmış oluyor. Direk yatırım gibi diğer kaynak sağlama faaliyetlerinden farkı ise şirketinin yönetim kademesine yatırımcı kurumdan kimseyi kabul etmek zorunda olmaması.

 

Yatırım alan şirketlerin %61’i sigorta değer zincirinde bir gelişme yaratmayı amaçladıklarını ve %30’u ise aracısız bir sistem üzerinde çalıştıklarını belirtmiş. Bu gruptan sadece %9 sigorta sektörünü tümden dönüştürmeyi amaçladığını dile getirmiş. Bu yüzdeler bana Munich Re’de uzun yıllar görev almış ve periyodik olarak bir araya gelip InsurTech konuştuğumuz bir iş arkadaşımın tespitini hatırlattı. Yatırımların sigorta şirketlerine sağlayabileceği marjinal faydayı konuşurken, sigorta sektöründe risklerin aslında değişmediğini ve yapılan yeniliklerin kulağı farklı bir şekilde tutmaktan öteye gidemeyebileceğini söylemişti. Start-up şirketi sahiplerinin %60’nın da benzer bir şekilde düşünmesi dikkate değer! Burada bahsettiğimiz ‘InsurTech’deki marjinal fayda ve sigorta şirketlerinin bu faydayı nasıl değerlendirebilecekleri ise başka bir yazının konusu olacak kadar detaylı ve önemli bir başlık.

 

Alman ekonomisi, geleneksel sigortacılık sektörünün büyüklüğünü yeni dönemde de korumak amacıyla 2012 yılından beri kurduğu inisiyatifler (German Federal BlockChain Association, MunichInsurTechHub, FrankfurtInsurTechHub, BerlinTechLab vd.), hem kamu hem de kamu dışı fonlar ve akademik araştırma faaliyetleri ile parlak fikirlerin yeşerebileceği bir ekosisteme sahip. Yerli yabancı birçok yatırımcıyı ülkede ofis açmak ve sektöre direk yatırım yapmak yönünde cezbeden bu verimli yapının bir benzerinin de ülkemizde oluşturulması dileğiyle.

#InsurTech, #GermanInsuranceMarket, #SWOTAnalysis, #InsurTechHub, #ZeynepStefan

540 total views, no views today