ECB İklim Değişikliği Raporu ve Sigorta Sektörüne Etkisi

Avrupa Birliği bünyesinde önemli ve son zamanlarda oldukça zor bir görevi yerine getiren ECB (European Central Bank), iklim değişikliği ve çevresel riskleri değerlendirdiği raporunu yayınladı. Finansal sistem içerisinde bankacılık sektörünün bir parçası olmakla birlikte ECB ve ESFS (European System of Financial Supervision) çalışmaları birçok noktada benzer incelemelerin sigorta sektörü için de uygulanabileceğine dair bir hatırlatma veya ön uyarı özelliği taşımakta. Bu bakış çerçevesinde ECB raporunun değerlendirmesini ve sigorta sektörü adına çıkarımlarımı sizinle paylaşmak isterim. Sigorta değer zinciri adımları özelinde görüşlerim ve oluşturduğum KPI – KRI (Key Performance Indicators – Key Risk Indicators) verileri ise başka bir yazımın konusu olacak.

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki iklim değişikliği artık beklenen bir risk kategorisinde ne yazık ki değil. Bu risk artık gerçekleşti, değişiklik gösteren ise zaman içerisinde artan etkisi ve dönüştürdüğü iklimsel ve ekonomik koşulların, UW’den hasara, iç sistemlerden varlık yönetimine kadar, sigorta sektörü içerisindeki bütün paydaşlar için artan belirleyici etkisi.

İklim değişikliği ile kollektif bakış açısıyla uygulanabilir bir aksiyon planı ortaya koyan belki de  tek kurum Avrupa Birliği. Paris (2015) ve EU Green Deal (2019) anlaşmalarını referans alarak  Avrupa’yı 2050 yılına kadar iklim değişikliğinin etkilerinin tamamıyla yönetilebildiği ilk kıta (clima neutral continent) olma hedefine sahip Avrupa Birliği Komisyonu, birçok faaliyetinde iklim değişikliği ile ilgili mücadelede finans sektörüne büyük görev düştüğünü belirtmekte ve sürdürülebilir finansın öneminin altını çizmekte. Sigorta sektörü için de yeni ancak hayati bir öneme sahip sürdürülebilir finans kavramı, yakın zamanda sigorta şirketlerinin kömür işletmelerini yatırım portföylerinden çıkarmalarını ve şirket genelinde karbon emisyonlarını düşürmelerini sağlamıştı.

ECB, merakla beklenen raporunda, iklim değişikliğinin yarattığı dönüşüm ile finansal sistemlerin yapısında da köklü değişikliklerin meydana geleceğine ve ülkelerin ekonomik faaliyetlerinin yeniden şekilleneceğine dikkat çekmekte. Süreç içerisinde fiziksel riskler ve geçiş dönemi riskleri ayrımına giden ECB, iklim değişikliğinin doğrudan etkilerini (artan yağış ve sıcaklık, deniz seviyesinin yükselmesi sonucunda ortaya çıkacak toprak kayıpları, değişen iklim şartlarının tetikleyeceği göç dalgaları vb.) fiziksel riskler içerisinde değerlendirirken, sürdürülebilir finans sürecinin direk veya endirek etkilerini, daralan yatırım seçeneklerinin azalttığı yatırım gelirlerini, zayıflayan finansal yapı veya bozulan bilançoları, değişen UW ve risk analiz koşullarını vb. geçiş dönemi riskleri altında sınıflandırmakta. İklim değişikliği ile mücadelenin Avrupa Birliği finans sektörü oyuncuları açısından hiç kolay olmayacağına dikkat çeken rapor, finansal kurumun zaten mevcut olan kredi riski, operasyonel risk, piyasa riski ve likidite riski değerlerinin de artacağını öngörmekte.

ECB’nin finansal oyuncuların kendi bünyeleri haricinde bağımsız bilim kurulları ve üniversitelerin ilgili bölümleri ile işbirliği içerisine girmelerini önerdiği raporda mevcut hasarların iklim değişikliği ile birlikte değişen frekanslarına ve yıllara yayılma özelliklerinde (tale) dikkat çekilmekt. EEA (The European Environment Agency) tarafından tespit edilen bölgesel bulguların da değerlendirildiği raporda, yaklaşan süreçte iklim değişikliğinden en çok etkilecek bölge olarak Güney Avrupa öne çıkarken Batı Avrupa’da kıyı bölgelerinde seller, Kuzey Avrupa’da ise nehirlerden kaynaklanan su baskınları yoğun olarak beklenmekte.

İklim değişikliği ile ilgili alınması gereken aksiyonlar geciktikçe finansal kurumların taşıdıkları ancak farkında olmadıkları risklerin arttığına dikkat çeken ECB, kurumların finansal değerlemelerinin de doğal olarak yanlış olduğu ve finansal yapılarının görünenden daha kırılgan olduğu konusunda yatırımcıları uyarmakta. Bu kırılganlığın ortadan kaldırılması için finansal kurumların ivedilikle iklim değişikliğini kapsayan senaryolar geliştirerek stres testleri gerçekleştirmelerini öneren ECB, iklim değişikliğinin önce kurumların stratejik planlarında yer almasını, orta ve uzun vadede alınması gereken aksiyonların da iş planlarında da belirtilmesini önermekte.

Avrupa Birliği kurumlarının üzerinde uzun zamandır çalıştığı ve ESG (environemntal, social, governance – çevresel, sosyal ve yönetişimsel) riskleri olarak adlandırdığı gruba dahil edilen iklim değişikliği ile ilgili finansal kurumların risk iştahının (RAF – Risk Appetite Framework) belirlenmesi ve raporlanması için çalışmaların hızlandırılmasını öneren ECB, RAF çalışmalarının yönetim tarafından içselleştirilmesinin ve sürekli güncellenmesinin gerektiğinin de altını çizmekte. Analiz çalışmaları sonrasınra elde edilen bulguların raporlanmasını da öngören ECB, yakın zamanda raporlama detaylarını ve frekansını da kamuoyu ile paylaşacaktır.

Sonuç olarak ECB, tıpkı risk yönetimi alanında EIOPA’nın Solvency II ile birlikte yapmayı planladığı gibi, yeni bir raporlama yükümlülüğü yerine bir mentalite değişikliği öngörmekte. Bu değişiklikle birlikte şirketlerin gerçek risk yapılarının ve dolayısıyla gerçek sermaye fazlalarının veya eksikliklerinin ortaya çıkacağını belirten ECB, iş stratejileri ve risk iştahları ile birlikte kurumların politikalarını, prosedürlerini, süreçlerini, işlem ve risk limitlerini de kapsayacak geniş bir bakış açısını hakim kılmayı amaçlamakta.

#ECB, #ClimateChange, #ESG, #ESFS, #InsuranceValueChain, #KPIManagement, #KRIManagement, #AIZAConsulting, #ZeynepStefan

 546 total views,  4 views today

SupTech

Sigorta sektörü dijitalleşme sürecinden aldığı hızla son sürat yoluna devam ederken, sektörü tüketici açısından daha güvenli ve rekabetçi kılmakla görevli düzenleyici kurumlar bir adım daha önde olmalılar. Bunu sağlayabilmek için de teknolojik gelişmelerin sağladığı kolaylıkları sigorta ve reasürans şirketlerinden daha fazla takip ediyor ve daha önce kullanıyor olmaları gerekmekte. Bu amaç çerçevesinde kullanılan SupTech, İngilizce Supervisory (düzenleyici kurum) ve Technology (teknoloji) kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuş ve düzenleyici kurumların kullanımına sunulmuş teknolojik yenilikleri tarif etmekte.

EIOPA ile ilgili çalışmalarımda karşıma çıkan SupTech kavramı aslında uzun zamandır düzenleyici kurumların ajandalarında olan bir maddeydi. Sektördeki aktörlerin hızla süreçlerini, son kullanıcıya ulaşım kanallarını, sundukları hizmet ve ürünlerini dijitalleştirdiği günümüzde düzenleyici kurumların bu değişime ihtiyaç duydukları zaman müdahale edebilmeleri büyük önem taşımakta. Bunun ihtiyacın birincil nedeni Avrupa piyasasında düzenleyici kurumların öncelikle rekabet şartlarını ve tüketici haklarını korumakla mükellef olmaları. Bu önemli görevde reaktif değil, proaktif olmak için de yenilenen teknolojiyi süreçlerine en az sektör oyuncuları kadar hızlı ve derinlemesine entegre etmeleri bir zorunluluk.

 Avrupa Birliği bünyesinde sektörün tek çatı kurumu olan EIOPA, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin düzenleyici kurumları ile işbirliği içerisinde sigorta ve reasürans şirketleri tarafından piyasada herhangi bir yeni uygulama yürürlüğe alınmadan önce ilgili iş planını inceler, rekabet ve tüketici hakları açısından değerlendirerek olumlu veya olumsuz değerlendirmelerini talep sahibi kurum ile paylaşır. Dolayısıyla tespit edici (detective) kontrollerden ziyade önleyici (preventive) kontrolleri daha yoğun olarak kullanma ihtiyacı içerisindedir ve SupTech’ten beklentileri de yine bu çerçevede şekillenir. Bünyesindeki birçok düzenleyici kurum arasındaki işbirliğini arttırmayı ve faaliyetleri arasında bir standart oluşturmayı amaçlayan EIOPA, SupTech’i birimleri arasında bir platform oluşturabilmek için de kullanmak istemekte. Böylece Birlik üyesi ülke kurumları arasında güvenilir bilgi akışı sağlanabilecek, ülkeler bazındaki uygulamalardan haberdar olunabilecek ve yetkililer sorularına cevapları daha önce denenmiş yollardan bulabilecekler. Henüz fikir aşamasında olan bu yapı için yakın zamanda gerekli işbirliği sağlanacaktır. Benzer bir yapı Birlik üyesi olmamasına rağmen Türkiye için de uygun bir örnek teşkil edebilir. 

SupTech, sigorta sektörünü dönüştüren birçok dönüştürücü teknolojiyi bünyesinde barındırmakta. Bunlardan ilk aklıma gelenleri; yapay zeka (AI), nesnelerin interneti (IoT), blokzincir (blockchain), siber güvenlik (cyber security), VR – AR (sanal veya arttırılmış gerçeklik) ve bulut (cloud). Sigorta ve reasürans şirketleri için süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olan yapay zeka, düzenleyici kurumlar için riskin oluşumunu önceden tespit edebilmek için gerekli öngörüyü (bilgiye dayalı öngörü) sağlamakta. Nesnelerin interneti ise sunduğu yapı ile düzenleyici kurumun manüel veya yarı otomatik değerlendirmesine ihtiyaç duymadan gerekli analiz sürecini başlatabilecek. Blokzincir, oluşturulan veya elde edilen bilgilerin ülkelerin düzenleyici kurumları arasında gerekli güvenlik özellikleri çerçevesinde paylaşılabilmesini sağlarken, aynı zamanda ticari sır özelliği de taşıyan bu bilgiler siber saldırılardan da korunabilecek. EIOPA’nın periyodik stres testlerinde de kullanabileceği VR ve AR teknolojileri ile daha gerçekçi ve detaylı senaryolar oluşturulabilecekken bütün bu efor ve elde edilen sonuçlar fiziksel depolama kanallarından bağımsız bulut ortamında saklanarak daha etkin bir yönetişim sağlanmış olacak.       

SupTech, yukarıda sıraladığım yeniliklerden daha fazlasını ve daha yenilikçi çözümleri belki de sigorta ve reasürans şirketlerinden daha önce kullanılabilmesini sağlayarak EIOPA’ya sektöre küresel anlamda örnek olabilme fırsatı verecek. Günümüzde örneği olmayan ve Avrupa Birliği ekonomik entegrasyonundaki başarının önemli mimarlarından biri olan EIOPA’nın SupTech atılımlarını merakla takip ediyor olacağım.   

#SupTech, #RegulatoryBody, #EIOPA, #AI, #IoT, #Blockchain, #CyberSecurity, #Cloud, #AR, #VR, #AIZAConsulting, #ZeynepStefan

 1,006 total views,  4 views today

Borsacılara Sigorta 101

Farklı sektörlerden profesyonellerin Borsa’daki işlemlerini konuştukları ve birbirbilerinden fikir aldıkları bir Whatsup grubuna üyeyim. İlkokul arkadaşım sevgili Serkan vasıtasıyla girdiğim grubu, bana finans dışındaki sektörleri de tanıttığı için (bu sektörlerin de sigortaya ihtiyacı var) çok değerli buluyorum. Geçen haftalarda gerçekleştirdiğimiz ilk toplantımızda ise hepimizin bir ödevi vardı. Ben de sigorta sektörünü „Borsa Çalışma Grubu”na aşağıdaki tablolardaki verileri kullanarak tanıttım. Böylece ülke analizleriyle birlikte daha mikro bazda olan şirket analizleri de yapma fırsatı bulacağım için oldukça heyecanlıyım. Gruptaki tek sigortacı bendim. (Ölçeği gereği ne yazık ki bankacılık sektörünün çok gerisinde kalan ve finansın arka bahçesi muamelesi görmeye devam eden sigorta sektörü, yatırım alanında da (doğal olarak) çok tercih edilmemekte / edilememekte.) Toplantıda sigorta sektörüne dair paylaştığım bilgileri size de sunmak isterim.

Öncelikle sigorta sektörünün ne şekilde gelişme gösterdiğiyle alakalı bir tablo (Tablo 1) paylaştım. Aslında bu tablo genel finansal sektör gelişimi içerisinde daha doğru değerlendirilebilecek bir tablo. (Bir sonraki toplantıda bu veriyi de tabloya ekliyor olacağım) TSB’de en son yayınlanan üretim verilerine göre (Kasım 2019) 2019 yılı bitmeden sigorta sektörü %40’a yaklaşan bir büyüme kaydetmiş. Enflasyon etkisinden arındırdığımızda net büyümenin %27 – %28 aralığında gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Tablo 1: Sigorta Sektörü Brüt Üretim Yıllık Artışı

Sektörün genel gelişimi ile birlikte elementer branşta faaliyet gösteren 60 şirketin ve hayat-emeklilik branşında faaliyet gösteren 20 şirketin net kar ve teknik kar gelişimleri de dikkate incelenmesi gereken veriler. (Tablo 2) TSB’de konuyla ilgili açıklanan son veriler 2019 yılı III. Dönem sonuna ait. Buna göre elementer – hayat/emeklilik net dönem karında 2018 yılına göre azalma olmakla birlikte teknik karda artış söz konusu. Net teknik kar sektördeki şirketlerin asıl faaliyet kollarında daha sofistike analizler yapabildiklerini ve riskleri daha doğru fiyatlayabildiklerini (not the risk, but the price!) göstermekle birlikte operasyonel sahada işlerin UW alanındaki gibi iyi gitmediğini söylemekte. (bu farkın birçok nedeni olabilir. Operasyonel maliyetlerdeki artış, yatırım gelirlerinin planlandığı gibi gerçekleşmemesi, artan operasyonel maliyetler, ülke riski vs.) Bu karşılaştırma 2019 yılı son dönem verilerinin eklenmesiyle değişebilecek durumda. Bu tablonun son halini bir sonraki toplantıda araştırma grubu ile paylaşınca güncelliyor olacağım.

Tablo 2: Şirketler Teknik Kar ve Net Kar Gelişimi

Net teknik ve net dönem karı verileriyle birlikte sektörde faaliyet gösteren şirketlerin özsermaye değişimleri de dikkatle incelenmesi gereken sayısal bir veri. (Tablo 3) 2016 yılı öncesi özsermaye şirketler adına yakından takip ettiğim bir veri değildi. Ancak özellikle Avrupa piyasasındaki çalışmalarım bana sigorta sektörü için güçlü özsermayenin güçlü şirket altyapısı ve etkin sigorta değer zincirini beraberinde getirdiğini de gösterdi. 2019 yılı III. Dönem verileri dikkate alınırsa elementer branşta %20,5’e hayat – emeklilik branşında ise %13’e yaklaşan olumlu bir büyüme söz konusu. Sektödeki 2020 ve sonrasına dair olumlu büyüme algısını destekleyen başka bir kantitatif detay.

Tablo 3: Şirketler Özsermaye Gelişimi

Sigorta sektöründe elementer branşta 60 ve hayat – emeklilik branşında ise 20 şirketin faaliyet gösterdiğinden bahsetmiştik. Bu yüksek değerlere rağmen Borsa İstanbul’da yer alan şirket sayısı toplamda sadece 7. Elementer branşta Ak Sigorta, Anadolu Sigorta, Güneş Sigorta, Halk Sigorta ve Ray Sigorta; hayat – emeklilik branşında ise Anadolu Hayat ve Emeklilik ile Avivasa şirketleri. 

Tablo 4: Borsada İşlem Gören Şirketler

Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin brüt prim üretimi artışlarını incelediğimizde (Tablo 5) hayat ve emeklilik branşında 2018 yıl sonu değeri ile 2019 Kasım ayı arasındaki üretimin iki şirkette de %60 bandında gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Elementer branştaki gelişim ise ne yazık ki enflasyon etkisi arındırıldıktan sonra çok cılız, hatta bazı şirketler için negatif değerde. 

Tablo 5: Borsada İşlem Gören Şirketler Üretim Değişimi
Tablo 5: Borsada İşlem Gören Şirketler Üretim Değişimi (Devam)

Sektördeki üretimin büyük bir bölümünün az sayıdaki şirket tarafından gerçekleştirilmesi hem Avrupa piysasında hem de ülkemizde dikkat çeken bir durum. Sistemik riski arttıran ve rekabete zarar veren bu sakıncalı durum tüketici haklarının ihlalini şirketler adına bir nevi kolaylaştırmakta ve bu hakların korunmasıyla görevli regülatörün işini aksine zorlaştırmakta. Borsa İstanbul’da faaliyet gören şirketler nezdinde baktığımızda (Tablo 6) hayat ve emeklilik branşında faaliyet gösteren iki şirketin pazar paylarını arttırdığını, elementer branşta ise daha mütevazi büyümelerin görüldüğünü söyleyebiliriz. Yine bu tabloyu genel dağılım ile birlikte (ilk 3 ve ilk 5 şirket) değerlendirmemiz daha doğru olacaktır. (Bir sonraki analize ekliyor olacağım)      

Tablo 6: Borsada İşlem Gören Şirketlerin Toplam Üretimden Aldıkları Paylar

Şubat ayı toplantısı için Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin 2020 yılı performanslarının ne şekilde olabileceği, faaliyet raporlarında dikkat çeken detaylar ve son olarak Türk sigorta sektörü ile Avrupa Birliği piyasasının benzerlikleri ve farklılıklarıyla alakalı bir inceleme gerçekleştireceğim. (Serkan’dan aldığım ev ödevi 🙂 ) Bu çalışmanın sonucunu da sizlerle paylaşıyor olacağım.

#IndustryAnalysis, #InsuranceCompaniesStockMarket, #ZeynepStefan, #AizaConsulting

 1,769 total views,  2 views today

Slovakya Sigorta Sektörü Analizi

Fintech Summit konferansı nedeniyle ilk kez iş için gittiğim Slovakya, gelişmekte olan ekonomisi ile mensubu bulunduğu CEE Bölgesinin diğer üyelerinden kendini ayrıştırmaya çalışan yaklaşık 6 milyon nüfusa sahip ufak sayılabilecek bir ülke. Benden sigorta sektörünün geleceğiyle ilgili bir konuşma yapmamı istediklerinde, sunumda sıralayacağım maddelerin Slovakya piyasasındaki izdüşümünü göstermek adına ülkenin sigortacılık piyasasının detaylı sayılabilecek bir analizini yaptım. Daha önce gerçekleştirdiğim piyasa analizlerinde de kullandığım bir yöntem olan S.W.O.T. analizi ile sahip olunan kapasite ve barındırdığı sigortacılık potansiyeli hakkında bir çerçeve çizilebilmekte. Bu analiz sonucunda gördüğüm resme göre çizdiğim sigortacılık geleceğinin detaylarını ise https://zeynepstefan.com/fin-techsummit-2019/ adresinde okuyabilirsiniz.

Slovakya’nın ekonomik yapısı ve finans piyasasının kapasitesini anlayabilmek için öncelikle ülkenin birlikte değerlendirildiği CEE ülkelerine bakmamız gerekmekte. CEE (Central East Europe – Arnavutluk, Bulgaristan, Hırvatistan, Çekya, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya ve üç Baltık ülkesi Estonya, Letonya and Litvanya’dan oluşan Orta ve Doğu Avrupa Bölgesi) ülkeleri, Batı Avrupa’daki olgun sigorta piyasalarına nazaran gelişmekte olan bir yapıya ve görece düşük sigorta bilincine sahip. Hasar frekansı Batı Avrupa piysasına göre daha yüksek olmakla birlikte düşük sigortalanma oranı beraberinde görece düşük hasar ödeme toplamını getirmekte. CEE üyesi ülkelerde de prim üretiminde şirketler arası konsolidasyon yavaş yavaş başlamakla birlikte halen yerel şirketler de piysada varlıklarını sürdürmekte. Sigorta piyasasının temelini oluşturan ve kapasitesi ile geleceğini de belirleyen ülke üretim performansına (GDP – GSYIH – Gayrısafi Yurtiçi Hasıla) baktığımızda ise bölge ülkeleri arasında son sıralarda yer aldığını görmekteyiz. Bununla birlikte büyümenin 2007 yılından itibaren seyri olumlu ve gelişim trendinde. (2007’de 77 milyon USD’den 2017’de yaklaşık 96 milyon USD’ye)

Gelişmekte olan ekonomik üretim ile birlikte sigorta sektöründeki gelişime baktığımızda ise brüt prim üretimi değerlerine göre ülke sigorta piyasasının, 2007 verileri ile kıyaslandığında, 2017 yılında büyüklüğünü neredeyse üç katına çıkarmış olduğunu görmekteyiz. 2007 – 2015 yılları arasında yakın değerde gerçekleşmelere sahne olan ülkenin özellikle 2015 – 2017 yılları arasındaki büyüme grafiği iki katından fazla arttırması ise sektörde ciddi bir canlanmanın habercisi. Tablolarda Türkiye değerlerini de eklememin nedeni ekonomik büyüklük ve sigorta sektörü büyüklüğü arasında proporsiyonu kıyaslayabilme imkanı sunması. Türkiye ekonomisinin neredeyse onda biri büyüklüğünde olan Slovakya ekonomisine göre Türk sigorta sektörünün sadece 2,5 kat büyüklükte olması.

Sadece CEE ülkeleri değil OECD ülkeleri geneli ile bir kıyaslamaya gittiğimizde ve OECD üretim toplamını 100 değer birim olarak kabul ettiğimizde 2017 yılı itibariyle %0,1 üretim payını yakalayan Slovakya, elde ettiği ivme ile artış oranlarında bölgenin diğer ülkeleri olan Macaristan, Polonya, Çekya’yı geride bırakmış durumda.

Düşük nüfusuna göre yüksek bir penetrasyona sahip olan Slovakya, bu önemli özelliği ile piyasa büyüklüğü olarak geride kaldığı ülkeleri geçmekte ve Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde önemli bir avantaj elde etmektedir.

Genç ve eğitimli nüfusunu Avrupa Birliği üyeliğinin getirdiği avantajlar ile birleştirmek için sigortacılık ve finansın diğer alanlarında iddialı faaliyetler gerçekleştirmeyi planlayan Slovakya, InsurTech alanında da bir hub olmayı istemekte. Henüz resmi bir platformun kurulmadığı ülkede bu yöndeki çalışmaların hızı her geçen gün artmakta.

Slovakya’nın sigorta sektörü açısından avantaj sağlayan diğer bir özelliği ise Avrupa sigorta şirketlerinin operasyonel birimlerinin transfer edildiği elverişli bir istihdam sahasına sahip olması. Genellikle Slovak gençlerini istihdam eden ve 1.600 çalışanı ile birçok sürecini Bratislava’dan yöneten reasürans devi Swiss Re, aynı zamanda ülke ekonomisi için önemli bir istihdam kaynağı da sağlamakta. Brexit sonrası İngiliz piyasasından birçok sigortacının Avrupa Birliği için operasyonları Bratislava’ya taşımayı düşündüğünü belirten Slovak yetkililer, Türkiye piyasasını 80 milyonluk genç nüfusu ve henüz gelişme aşamasındaki sigorta sektörü ile oldukça cazip bulduklarını da konferans sonrası görüşmelerde dile getirdiler.

#Slovakia, #InsuranceMarket, #SWOTAnalysis, #OECD, #GDP, #Penetration, #GrossPremiumProduction, #CEECountries, #EUMarket, #ZeynepStefan

 500 total views,  2 views today

BaFin 2018 – 2019 Değerlendirmesi ve 2020 Beklentileri

Almanya düzenleyici kurumu BaFin (Bundesanstalt für Finanzdienstleistungsaufsicht) tarafından hazırlanan ve Temmuz 2019’da kamuoyu ile paylaşılan 2018 – 2019 yılı değerlendirme raporu önümüzdeki 3 yıllık dönemde Almanya ve Avrupa piyasaları için önemli ipuçlarını bizlerle paylaşmakta.  Genel olarak Brexit, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde gerçekleştirilen ve finansal piyasaları yakından ilgilendirecek düzenlemeler, MiFID II (Markets in Financial Instruments Directive), dijitalizasyon ve kara para aklama konularını detaylı bir şekilde inceleyen 200 sayfalık rapor 3. yılına giren Solvency II sermaye yeterlilik rejiminin Alman sigortacıları tarafından ne şekilde uygulandığına ve uygulanması gerektiğine yönelik de değerlendirmelerini bizimle paylaşmakta.

BaFin raporunu Avrupa Birliği üyesi ülkelerin düzenleyici kurumları tarafından hazırlanan yayınlardan ayıran birinci özellik Almanya’nın ortak sigorta pazarındaki payı. OECD tarafından en son 2017 yılı verileri ile hazırlanan sigorta sektörü değerlendirme raporuna göre 310,4 milyar Dolar brüt prim üretimi, 173,3 milyar Dolar hasar ödemesi, %24,7’lik yabancı yatırımcı oranı ve OECD ülkeleri toplamının %6,1’i kadar olan üretimi ile Almanya, sadece sektör lideri sigorta ve reasürans şirketleri ile değil, genel üretime katkısı ile de önemli bir konumda. Sigorta farkındalığının çok yüksek olduğu bu ülkede piyasayı düzenleyen kurumun değerlendirme ve öngörüleri dünya genelindeki diğer sigortacılar için de haliyle büyük önem taşımakta. 2012 yılından beri yakından takip ettiğim yıllık raporda yer alan önemli noktaları sizinle paylaşmak isterim.

Önceki senelerde olmayan ve ilk olarak 2018 yılı değerlendirmesinde karşımıza çıkan iki kavram büyük veri ve yapay zeka (BDAI – Big Data and Artificial Intelligence) ile Türkçe’ye dağıtılmış defter teknolojisi olarak çevrilen DLT (Distributed Ledger Technology) raporda geniş yer bulmuş durumda. Büyük veri yönetimi ve yapay zekaya ve sigorta sektöründeki uygulamalarına önceki yazılarda etraflıca değinmiştik. DLT ise başka bir yazıya konu olabilecek kadar ayrıntılı ve sigortacılık adına önemli bir konu, bu detaya önümüzdeki yazılarda değineceğim.

BaFin’in altını çizdiği birinci unsur finansal kurumlar için sadece bilgi işlem altyapılarına yönelik detaylı ve yeni yaptırımlar getirecek düzenlemelerin planlanıyor olması. Düzenleyici kurumun bu niyeti altyapının sigorta şirketleri için gelecek yıllarda daha da önemli bir varlık olacağının ve sektör için siber stress testlerinin gerçekleştirileceğinin habercisi. BaFin’in dikkat çektiği diğer bir nokta ise altyapı yetersizliği dolayısıyla Solvency II gibi önemli bir düzenlemeden ve Avrupa Birliği genelindeki tek pazar uygulamasından şirketlerin yeterli ölçüde faydalanamadığı. Tek pazar uygulaması ile birlikte gelmesi beklenen tek düzenleyici kurum mekanizamasının (SSM – Single Supervisory Mechanism) gerekliliği de bu vesileyle kamuoyuna hatırlatılmakta. Avrupa Birliği çerçevesinde sigortacılık kanunlarını da tekleştirmek isteyen ve Avrupa Komisyonu aracılığıyla ESAs (European Supervisiory Authorities) kanunu üzerinde çalışmaya devam eden ülkeler, gelecekte Asya ve Amerika piyasalarına karşı varlıklarının devamı için bu adımı elzem bulmaktalar.    

Ve tabii ki dijitalizasyon. BaFin burada farkını ortaya koyarak diitalizasyonu sadece sigorta şirketlerine neler getireceği açısından değil, piyasanın düzenleyicisi olarak kendine neler getireceği açısından da değerlendirmekte. Yakından takip ettiğim İtalya, Avusturya ve İsviçre piyasaları içerisinde bu yaklaşım bir ilk! Bünyesinde bir CDO (Chief Digital Officer) pozisyonu oluşturan ve bütün süreçlerini dijitalleştirme yolunda önemli adımlar atan BaFin, hem veri yönetimi hem de şirket analizi görevlerini teknolojik gelişmelerle birlikte yenilemeyi planlamakta. Finansal piyasaların geleceğini dijital hizmetlerde gören BaFin, kendi geleceğini de bu yönde kurguluyor. Dijitalizasyonun artması ile birlikte sektör içerisinde sirayet riskinin (contagion risk) de arttığının altını çizen BaFin, VAIT (Supervisory Requirement for IT in Insurance Undertakings) ve BAIT (The Supervisory Requirements for IT in Financial Institutions) olarak adlandırılan ve bilgi işlem risklerini kontrolü amaçlayan iki düzenlemeyi de önceki yıllarda yürürlüğe almıştı.

Uygulamada üçüncü yılına giren ve raporda geniş yer bulan Solvency II de BaFin’in halen yakın takibinde. Risk türlerine göre farklı sermaye yeterlilikleri belirlemeyi esas alan düzenlemede faiz riskiyle alakalı EIOPA’ya iletilen düzeltmeler halen gerçekleştirilmedi. BaFin tarafından da sıklıkla tekrarlanan düzeltme taleplerine cevaplar için verilen tarih ise 2020. Ancak Komisyon ve Avrupa Parlamentosu’nun 2020 yılı gözden geçirmesi birçok risk türüyle ilgili değişiklik öngörmekte ve EIOPA, hesaplamalardaki kapsamlı bir yöntem değişimi yerine yıllara yayılan düzeltmelerin piyasa açısından daha faydalı olacağı görüşünde. BaFin’in yaklaşımı da bu yönde. Yani 2020 yılında Solvency II sahasında hem hesaplamalarda hem de raporlama standartlarında farklı bir atmosfer bizi bekleyecek.

Son olarak BaFin’in üzerinde durduğu ve benim de yüzde yüz katıldığım önemli bir kavramdan bahsetmek isterim: Riski azaltmak, paylaşmaktan iyidir. (Risk reduction is better than risk sharing). Çatısı altında olan finans şirketlerinin mevcut yapılarına ve kurumsal hedeflerine bu perspektiften bakan BaFin, Avrupa sigorta sektörünün geleceğinin de  öncelikle bu kavram çevresinde şekillendirilmesinden yana. Sigorta sektöründe tek pazar uygulamasının devamlılığını da bu kavramın iyi işletilmesine bağlayan BaFin, her adımında sürdürülebilirliği dikkate aldığını da raporda sıklıkla belirtmekte. #BaFin, #EuropeanInsuranceMarket, #EIOPA, #EuropeanCommision, #SolvencyII, #CDO, #BAIT, #VAIT, #SSM, #ESAs, #BDAI, #DLT, #ContagionRisk, #ZeynepStefan

 238 total views

Çift Taraflı Bir Sistemik Risk: Konsolidasyon – I

InsurTech ile kısa bir ara vermeme rağmen son aylarda hızla artan satın alma ve birleşme işlemleri ile ilk göz ağrım risk yönetimi disiplinine tekrar dönüş yapmış oldum. Risk alanında çalıştığım yıllarda elde ettiğim teknik benim için öyle değerli ki hem proje yönetimi gibi kadim, hem de InsurTech (ki InsurTech’i de aslında beş ana risk grubunun hepsine etki edebilecek yeni bir risk türü olarak görüyorum) gibi yıldızı yeni parlayan alanlarda kullanılabilecek bilgi setlerine sahip.   

Bu bilgi setlerini kullandığım son alan ise sadece Türk sigorta sektörünün değil, Almanya ve Doğu Avrupa piyasalarının da gündeminde bulunan satın alma ve birleşme faaliyetleri. Geçtiğimiz haftalarda Doğu Avrupa piyasası ülkelerinden birinde gerçekleştirilecek bir satın alma işleminin ‘Due Diligence’ sürecinde ekibimle birlikte yer alma fırsatımız oldu. Bu projeyi bir fırsat olarak adlandırmamın sebebi ise çalıştığımız danışmanlık firmasının küçük ölçeğinden dolayı, satın alma veya almama kararına giden bir çok aşamaya katkıda bulunabilmiş olmamız.

En başa dönecek olursak, ister satın alma ister birleşme kararı sonrasında gerçekleşsin, ortaya çıkardığı kurumsal büyüklük, sektör üzerinde (özellikle fiyatlar üzerinde) yaratabileceği dominant etki ve beraberinde getireceği sistemik risk dolayısıyla düzenleyici kurumlar ve eğer yetki alanları içerisinde ise rekabet kurumları tarafından pek tercih edilmeyen bir işlemdir konsolidasyon. Sektörde azalan şirket sayısı ile birlikte azalan finansal kriz olasılığı yanında, krizin gerçekleşmesi durumunda finansal sistemin bütününe olan etkisi ters orantılı olarak hızla artar. Sektörde ağırlığını arttıran şirket, piyasaya yansıyan fiyatları da domine etmeye başlar ve tüketici hakları kısa ve orta vadede önemli erezyona uğratılır.   

Sektörde farklı özellikte birçok şirketin yer almasının sağlayacağı diğer bir avantaj olan çeşitlendirilmiş bir sigortacılık ekosistemi, birleşme ve satın alma faaliyetleri ile birlikte ortadan kalkmakta, farklı UW veya karlılık politikalarının yerini tektip uygulamalar almaktadır. Konsolidasyon ile birlikte birbirine benzeyen şirketlerin sayıları hızla artmakta, sektör homojen bir yapıya bürünmekte, ülke ekonomisi için köşe taşı niteliğindeki sigorta sektörünün gelişimi için alınabilecek düşük kar beklentili kararlar rafa kaldırılabilecektir. Bu sonuçlar çoğu ülkede sektördeki pay sahipliğinin rekabet kurumları tarafından kontrol edilmesi, üretim payları ve sektör sıralamaları arasında değişimlerin desteklenmesi ve fiyat rekabetinin belli koşullar çerçevesinde canlı tutulması sonuçlarını getirmiştir.

Ülke analizlerine geçmeden önce birleşme ve satın alma süreçleriyle ilgili altını çizmek istediğim diğer bir husus ise konsolidasyon riskinin sadece Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalarda değil olgun pazarlarla da dikkatle izlenmesi gerektiği. Yakında zamanda, sahip olduğu hayat portföyünün yarattığı sistemik risk gerekçesiyle Amerika Birleşik Devletleri düzenleyici kurumu tarafından MedLife’a iletilen ek sermaye talebi, satın alma ve birleşme faaliyetlerinin olası yan etkilerini göstermesi açısıdan önemli bir örnektir.   

Konsolidasyon ve beraberinde gelen sistemik riskin nasıl ortaya çıktığı ve ne şekilde kontrol altına alınabileceğini üç farklı yazıda ve deneyimleme fırsatı bulduğum üç coğrafi alandaki; daha olgun pazar yapıları ile Batı Avrupa ülkeleri, bize daha yakın özellikleri ile Doğu Avrupa ülkeleri ve Türkiye; benzerlik ve farklılıkları sıralayarak anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle Türkiye pazarındaki durumu 2008 – 2018 yılları arasında incelersek 2008 yılında elementer branşında 49 şirketin, hayat ve emeklilik branşında ise 25 şirketin faaliyet gösterdiğini görmekteyiz. Aynı dönemde ilk üç şirketin pazar payı elementer branşta %32, hayat branşında ise %52 olarak gerçekleşmiş. İlk on şirketin pazar payı ise elementer branşta %73,6 ve hayat branşında ise %88,2 olarak karşımıza çıkmakta (Kaynak TSB). Elementer branşta dağılımı uygun bulmakla birlikte hayat branşına sistemik risk ‘ben burdayım’ ikazlarına 2008 yılında başlamış durumda. 2018 yılındaki gerçekleşmeleri incelediğimizde ise şirket sayısının elementer branşta 38’e (2008 verilerine göre %19) ve hayat branşında ise 21’e (2008 verilerine göre %16) düştüğünü görmekteyiz.  2018 yılı verilerine göre elementer branşta ilk üç şirketin üretim toplamının sektör geneline oranı %31,6 olarak gerçekleşirken ilk on şirketin üretim toplamı %65,7 olarak gerçekleşmiştir. Hayat branşında ise ilk üç şirketin üretim toplamı %35,9 ve ilk on şirketin üretim toplamı %83,7’dir.

Kısaca Türkiye pazarında elementer ve hayat branşlarında ilk üç şirketin toplam üretimdeki payları, 2008 yılından itibaren düşme eğilimi göstermiş ve şirket üretimleri arasındaki üretim farklılaşması görece olumlu bir seyir izlemiştir. Bu farklılaşma ile birlikte prim üretimi de belirtilen yıllar içerisinde düzenli artış göstermiş, 2008 yılındaki 7,11 milyar TL değerinden 53,5 milyar TL değerine yükselmiştir. Sektörün gelişimini ilgili dönemdeki ekonomik büyüme (gelir yöntemi ile hesaplanmış gayrısafi yurtiçi hasıla toplamı) ile kıyasladığımızda ise sigorta sektörünün 2009 yılındaki %1,24’lük katkısının 2018 yılında %1,5’a (46 milyar TL’lik brüt prim üretimine karşın 3,1 trilyon TL GSYIH) yükseldiği görülmektedir.

Sonuç olarak belirtilen dönemde Tük sigorta sektörü görece dengeli bir büyüme seyretmiş, birleşme ve satınalmalar gerçekleşmesine rağmen, düzenleyici kurumun da etkin kontrolleri ile sistemik riske yol açabilecek herhangi bir şirket üzerine yoğunlaşmış bir üretim profilinden uzak durulmuş, sağlıklı bir sektör profili çizilmiştir. Piyasa analizimizin diğer ayakları olan Almanya ve Doğu Avrupa ülkeleri analizi ise takip eden yazıların konusu olacaktır.

#DueDiligence, #InsurTech, #Merger&Acquisition, #RegulatoryBody, #AizaConsulting, #ZeynepStefan

 323 total views

Düzenleyici Kurumların Değişen Rolleri

Son 3 yıldır düzenleyici kurum faaliyetlerini çok yakından takip ediyorum; Almanya’da BaFin, İtalya’da IVASS, İsviçre’de Finma, Avrupa Birliği genelinde EIOPA ve Türkiye’de Hazine Müsteşarlığı. Bununla birlikte İsviçre’de faaliyet gösteren ve yayınları bütün sigorta piyasalarını kapsayan önemli bir ‘Think Tank’ olan The Geneva Association ve Almanya’da faaliyet gösteren federasyon düzeyindeki birçok inisiyatif.

Bu kadar farklı kurumla iletişim halinde olunca bir ülkenin çok önemli sistemlerinden biri olan ve ülke ekonomisi için büyük bir değer yaratan sigortacılık gibi önemli bir iş kolunun da nasıl düzenlenmesi ve düzenleyici kurumun konumunun ne olması gerektiği, etki mekanizmasının nasıl şekillendiği, ne kadar belirleyici ne kadar takip edici olması gerektiği gibi aslında sektörün gelişiminin yönünü ve hızını belirleyen unsurların ülkeler düzeyinde nasıl farklılaşabildiğini de gözlemleme fırsatı bulabiliyorum. Avrupa Birliği piyasaları yanında 2018 ve 2019 yıllarında Azerbaycan ve İsrail düzenleyici kurumları ve piyasa aktörlerini incelerken devlet bazlı operasyonların yoğun olduğu, bununla birlikte yabancı yatırımcı avına çıkmış gelişmekte olan ülke sigortacılığı profilini de yakından tanıma ve bu genel resim içerisine yerleştirme fırsatım oldu.

Öncelikle Avrupa Birliği ülkeleri düzenleyici kurumları ve çatı kuruluşu EIOPA’nın vizyonuyla başlayalım. Piyasaya yaklaşımı ve şirketlerle iletişimi açısından Almanya düzenleyici kurumu BaFin ve İtalya düzenleyici kurumu IVASS arasında büyük farklılıklar olduğunu söylemekle işe başlayalım. Biraz Almanya ve İtalya piyasalarının yapısal özelliklerinden de kaynaklanan farklar sebebiyle İtalya’da, özellikle Solvency II sermaye yeterliliği hesaplamalarının ilk başladığı yıllarda düzenleyici kurumun görece edilgen kaldığı, sigorta şirketlerinin geliştirdiği iç hesaplama modellerine (internal model) etkin şekilde müdahale etmediği ve bazı modellerin aslında olması gerekenden daha az yükümlülük değerlerine ulaşarak şirketler hakkında yanlış değerlendirmelere yol açtığı gibi aslında tam olarak doğrulanamayan dedikodular ortada dolaşmış ve süreçteki hakkaniyete gölge düşürmüştü. Almanya’da ise tam tersi yönde şirketler BaFin’in iç hesaplama modellerine çok temkinli yaklaştığına, az sermaye ayırma gibi fazla sermaye ayırmanın da, sigorta sektöründe tek pazar uygulamasını benimseyen Avrupa Birliği’nde Alman şirketlerin rekabet avantajını azalttığına dair eleştiriler dile getirilmişti. İsviçre düzenleyici kurumu Finma ise çizdiği geniş çerçeve ile sektördeki oyuncuların ticari faaliyetlerini yakından takip ediyor. Finma’yı biraz helikopter ebeveynlere benzetiyorum. Sorun çıktığından tepeden inip, piyasayı silkeleyip tekrar geldiği yere çıkarak izlemeye devam ediyor. 

EIOPA ise sektördeki önemli gelişmelerin, özellikle dijitalizasyon ve artan teknoloji şirketleri yatırımları gibi, gerisinde kalmakla ve çok fazla bekle-gör stratejisi uygulamakla eleştirilmekte. EIOPA, bir önceki yıllık olağan kurulunda, 2018 yılı toplantısında, aslında bu eleştirilere cevap vermiş ve birçok paydaşı kapsayan çalışmalarının zaman aldığını ve dolayısıyla bazen gelişmelerin gerisinde kaldıkları izlenimi oluştuğunu dile getirmişti. Benim şahsi fikrim ise EIOPA’ya yöneltilen eleştirilerin, özellikle InsurTech alanında, haklılık payı olduğu ancak veri kullanımı ve sahipliği gibi diğer önemli konularda da yol gösterici ve önleyici çalışmalar yapmaları sebebiyle aktif bir profil çiziyor oldukları. Avrupa Birliği gibi gelişmiş ülke piyasalarının düzenleyici kurumlarını bir orkestra yönetir gibi yönetmek benze zor bir iş ve EIOPA ve Başkanı Bernardino bu işi şimdiye kadar kontrollü ve etkin bir şekilde götürüyor izlenimi vermekte.

Azerbaycan ve İsrail gibi Avrupa Birliği dışından olan ve geniş finansal kaynakları ile sigorta sektörünü geliştirmeyi amaçlayan iki farklı ülkenin düzenleyici kurumları ise farklı yaklaşımlara sahipler. Azerbaycan sektördeki deregülasyon faaliyetlerini arttırarak yabancı yatırımcıyı çekmeyi hedeflerken İsrail düzenleyici kurumu piyasadaki ağırlığını koruma ve bu çerçeve içerisinde piyasa büyüklüğünü arttırma peşinde. Burada da iki farklı yaklaşım söz konusu. Yabancı yatırımcı talebi olmadan piyasanın ne kadar gelişebileceği bir soru işareti. Öte yandan piyasanın kontrolsüz bir şekilde yabancı yatırımcıya açılmasının da olumsuz sonuçlarını yakinen biliyoruz. Sosyal dinamikleri dolayısıyla sigorta sektörleri farklı olan iki ülkenin sigortacılık ve teminat açığı konusunda nasıl ilerleyeceğini ileriki yıllarda hep birlikte görüyor olacağız.

Peki etkin bir düzenleyici kurum nasıl olmalı? Bu sorunun cevabı aslında nasıl olmaması gerektiğinin tanımlanması ile başlamakta. Bu konuda yakın zamanda okuduğum, Mariana Mazzucato’nun ‘The Value of Everything / Making and Taking in the Global Economy’ kitabı benim de fikirlerimin netleşmesine katkıda bulunan ve size de tavsiye edebileceğim bir kitap.   

Öncelikle söz konusu düzenleyici kurum olduğundan en başından iyi bir şekilde tanımlanması gereken tek bir kavram söz konusu, amaç. Yani düzenleyici kurum varlığı ile esas olarak ne amaçlanmakta, öncelikle neyin düzenlemesi ile faaliyetlerin tüketici lehine şekillenmesi hedeflenmekte. Bu hedef beraberinde misyon ve vizyon kavramlarını getirmekte ki bu tanımların yapılması aslında işin kolay tarafı. Amacın belirlenmesi sonrasında devreye bu amaca nasıl hizmet edilmesi gerektiği sorusu girmekte. Bu soru üzerinde mutabakata varılmasının ardından düzenleyici kurumun piyasadaki fonksiyonunun paydaşlar ile açık bir şekilde paylaşması ve bu çerçeveden ayrılmayacağına dair gerekli mesajların verilmesi ve çelişen amaçlar dolayısıyla ortaya çıkan yanlış uygulamaların da önüne geçilmesi amaçlanmalı. Düzenleyici kurumun bağımsızlığı ve siyasi konjonktürden etkilenmeden orta ve uzun vadeli hedeflere yönelik ne kadar çaba sarf edebileceği de dikkat edilmesi gereken önemli bir özellik.     

Düzenleyici kurumla alakalı dikkat edilmesi gereken diğer bir unsur ise sektörde değer yaratma faaliyetinin asla düzenleyici kurum tarafından sağlanmaması, bu rantın bilinçli olarak sadece sektör oyuncularına devredilmesi. Devlet iştiraklerinin payının piyasada azaltılması anlamına da gelen bu özellikle birlikte düzenleyici kurumun amaç ve faaliyetleri arasındaki olası uyumsuzlukların da önüne geçilmesi mümkün olabilmekte.

Düzenleyici kurumun piyasada değer yaratmaması ancak yaratılan değerin, öncelikle tüketici çıkarları göz önünde bulundurularak, paydaşlar arasında yeniden dağıtılabilmesi de dikkat edilmesi gereken diğer bir unsur. Örneğin ticari açıdan çok avantajlı bir yapı taşımayan ancak toplum menfaati gözetilerek aksiyon alınması gereken konularda; siber risk, ender hastalıklara yönelik teminat uygulamaları, çevre kirliliği konusunda maliyet dolayısıyla gerçekleştirilmeyen projeleri hayata geçirmesi vb.; inisiyatif alarak finansal açıdan kendini uzun vadede amorti edebilecek projelere ön ayak olması düzenleyici kurum tarafından gerçekleştirilebilecek ve sektör için azami fayda yaratabilecek faaliyetlerden.

#RegulatoryBody, #BaFin, #IVASS, #Finma, #EIOPA, #TheGenevaAssociation, #SolvencyII, #FineTuning, #MarianaMazzucato, #ZeynepStefan

 414 total views,  1 views today

EIOPA’dan Sistemik Risk Çağrısı

Avrupa Sigorta ve Emeklilik Sektörü Düzenleyici Kurumlar Birliği EIOPA (European Insurance and Occupatıonal Pensions Authority) 10 Nisan’da gönderdiği bir e-posta ile şimdiye kadar yürüttüğü sistemik risk çalışmalarını sektör ile paylaştı ve 5 ana başlık altında yönettiği 69 soru ile sistematik risk konusunda sektör paydaşlarının fikirlerini ve olası bir ek sermaye ihtimali karşısındaki aksiyonlarının neler olabileceğini sordu.

EIOPA’yı 2012’de tanımama rağmen araştırma çalışmalarına 2016 yılında dahil olma fırsatı edindim. Bu tarihten itibaren Kasım ayında düzenlenen yıllık olağan toplantısına katılma fırsatına da sahip oldum. Avrupa Birliği sigorta ve reasürans sektörü düzenleyici kurumlarını temsil etme gibi önemli bir misyonun yanında bence ortaya çıkan teknolojik gelişmelerin sektöre olası etkileri ile ilgili erken aksiyonları ve kapsayıcı komiteleri ile de dikkat çekmekte EIOPA. İncelediği birçok konu, InsurTech’den bireysel emeklilik fonlarının performansına, sermaye yeterliliğinden sigorta temelli yatırım ürünlerine kadar, akademisyenlerden ve sektör profesyonellerinden oluşan geniş bir danışman grubu ile paylaşılmakta ve birçok farklı görüş incelenerek CfA adı altında (Call for Advise – Tavsiye Talebi) dokümante edilmekte. Tabii ki EIOPA’nın da beraber çalıştığı başka kurumlar da mevcut. Bunlardan en önemlisi Avrupa Komisyonu (COM – The European Commission) ve İsviçre’de yer alan IAIS (International Association of Insurance Supervisors – Uluslararası Sigorta Düzenleyicileri Birliği).

EIOPA’nın gerçekleştirdiği son inceleme çalışması, Amerika Birleşik Devletleri’nde uzun zamandır gündemde olan ancak Avrupa’ya yeni uğrayan sigorta sektörünün sistemik risk taşıyıp taşımadığı, eğer taşıyorsa bu riskin nasıl yönetilmesi gerektiği ile alakalı. 29 Mart 2019 tarihli bir doküman ile çalışma gruplarına sistemik risk ve geniş kapsamlı uyum politikaları konularında sorular yönelten EIOPA, elde ettiği görüşleri konsolide ederek bir çalışma gerçekleştirecek ve muhtemelen Kasım 2019’da gerçekleştirilecek olan olağan yıllık toplantısında bu sonuçları paylaşacak. Kasım toplantısında sistemik riskle alakalı ek sermaye talebinin netleştirilmesi ihtimalini zayıf görüyorum. Avrupa Temmuz ve Ağustos aylarının tamamında neredeyse tatilde. Sistemik risklerle alakalı görüşlerimizi de 30 Nisan’da ilettik. EIOPA’ya görüşlerin hepsini incelemesi ve ortak bir zeminde birleştirmesi için dört ay gibi bir süre kalıyor ki, Avrupa standartlarında düzenleyici kurumların görüş beyan etmeleri için çok kısa bir süreç. Bununla birlikte Mart sonunda gönderilen metin ile (Discussion Paper on Systemic Risk and Macroprudential Policy in Insurance) sistemik risk için ek sermaye ayrılması ihtimali Solvency II’nin resmen yürürlüğe girmesinden dört yıl sonra artık Avrupalı sigortacıların gündemine de resmi olarak girmiş oldu, dolayısıyla saat işlemeye başladı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 2015 yılından beri konuşulan ve genellikle hayat branşında faaliyet gösteren MetLife ile birlikte anılan sistemik risk yaratan şirketler, finansal büyüklüğünün belli bir eşiği aştığı, sektördeki rekabet kalitesini olumsuz etkileyebilecek, kendi bünyesinde yaşanabilecek bir yönetim ve likidite krizinin geniş kapsamlı olarak finansal sistemi de etkileyebilecek büyüklükte olabileceği finansal kurumlar için kullanılmakta. A.B.D.’de SIFI (Systematically Important Financial Institution – Sistematik Öneme sahip Finansal Kurumlar) olarak adlandırılan bu şirketler FSOC (Financial Stability Oversight Council / finansal dengenin sürdürülmesinden sorumlu kurum) tarafından takip edilmekte ve kendi sektörlerindeki büyüklüklerine göre diğer şirketlere uygulanmayan ek sermaye taleplerine maruz kalmaktalar. FSOC’un araştırmaları bankalar (G-SIBs / Global Systemically Important Banks) ve sigorta şirketleri (G-SIIs /   Global Systemically Important Insurers) ayrımında yürütülmekte. En son Kasım 2018 tarihinde yayınladığı bildiri ile de sigorta şirketlerinin yaratabileceği sistemik riskin nasıl tespit edilebileceğini ve ölçülmesi gerektiğiyle ilgili EIOPA’ya method konusunda yol göstermiş. FSOC, sistemik riske sahip bankaları güncel olarak 2018 yılında listelemesine rağmen sigorrta şirketlerine ait son veri 2016 yılına ait ve bu listede yer alan dokuz şirketten (Aegon N.V., Allianz S.E., American International Group, Aviva Plc., Axa S.A., MetLife Inc., Ping An Insurance Group, Prudential Financial Inc, Prudential plc.) üç tanesi Avrupa Birliği merkezli olduğundan (Aegon N.V., Allianz S.E. ve Axa S.A.) EIOPA’nın da listesinde yer alacaktır. İngiltere merkezli olan iki tanesi (Aviva Plc. ve Prudential plc.) ise Brexit’teki belirsizlik dolayısıyla şimdilik listeye dahil edilebilir.

Elimizdeki listeye göre olabilecek senaryoları ise şu şekilde sıralamak isterim. Öncelikle şirketlerden talep edilecek ek sermaye, sahip oldukları sistemik risk seviyeleri aynı olmadığından farklılıklar gösterecektir. Bu aşamada sistemik riskin nasıl hesaplanacağı, hangi yöntemlerin kullanılacağı, FSOC benzeri bir hesaplama yönteminin mi geçerli olacağı, Solvency II’deki gibi bir standart model olup olmayacağı veya ‘internal model’de olduğu gibi kendi hesaplama modellerine imkan verilip verilmeyeceği soruları öne çıkmakta. EIOPA’nın yaklaşımı muhtemelen Solvency II’den kendi sermaye hesaplamasına alışkın olan şirketlerin sistemik risk için de sermaye hesaplamasını kendileri yapması yönünde olacaktır. Ancak önce hesaplama modelinin ülke düzenleyici kurumları tarafından da onaylanmasını şart koşacaktır.

FSOC listesinde yer almayan ancak EIOPA’nın yakından takip edebileceğini düşündüğüm diğer nokta ise reasürörler. A.B.D. tarafından yayınlanan listede yer almayan reasürörler Avrupa piyasasında büyük bir mali gücü oluşturmaktalar. Özellikle 2018 yıl sonu ve 2019 ilk çeyrek sonuçlarının açıklandığı bu haftalarda milyar Euro seviyesinde net kar ve hisse başına önemli tutarda temettü dağıtımı yapacaklarını belirten Avrupalı reasürörler de EIOPA ve ülke düzenleyici kurumlarının radarında olacaktır.

Sistemik riske yönelik ek sermaye taleplerine Amerikalı şirketlerin tepkileri öncelikle sistemik riske sahip olmadıklarını iddia etmek sonrasında da şirketi hukuki zeminde bölerek ölçekleri küçültmek şeklinde olmuştu. Avrupalı sigortacıların ilk cevapları merakla beklenirken emin olacağımız ilk nokta ek sermaye talebine başlangıçta hiçbir şirketin mutlu bir tepki vermeyeceği. Avrupa Birliği içerisindeki düşük faiz oranlarıyla yatırım gelirleri altüst olmuş, bu gelirlere dayanarak oluşturdukları hayat portföylerini teker teker elden çıkaran, Solvency II gibi ek sermaye düzenlemeleri ile Amerika ve Asya’da faaliyet gösteren rakiplerinden sermaye kullanımı açısından görece geride kalan Avrupalı sigortacıların sistemik riskle alakalı tepkileri de Amerikalı meslektaşlarına benzer olacaktır diye düşünüyorum. Ancak emin olduğum nokta, EIOPA’nın sektörü ilgilendiren diğer yaptırımlarda olduğu gibi sistemik riske de yaklaşımı ‘bekle ve gör’ veya daha tepeden inme bir sermaye düzenlemesinden ziyade bütün paydaşları çözüme dahil eden bir yapıda olacaktır ve düzenlemeye ilişkin taslak 2020 yılının ilk yarısında sektöre sunulacaktır.

#SystemicRisk, #MacroprudentialPolicy, #DiscussionPaper, #EIOPA, #CfA, #G-SIBs, #G-SIIs, #SolvencyII, #CapitalManagement, #ZeynepStefan

 914 total views,  2 views today

İsrail InsurTech Piyasası

Geçen haftalarda Israil InsurTech piyasasının düzenleyici kurumunu, start-up’larını ve yatırımcılarını yakından tanıma fırsatı buldum. Yer aldığı bölgenin teknoloji merkezi olmayı hedefleyen İsrail InsurTech ekosistemi, bütün kaynaklarıyla uluslararası piyasaya çıkmış durumda ve bu serüvenin geçmişi sadece iki yıl önceye dayanmakta. Doğal kaynak açısından zengin bir bölgede yer almadıklarını ve kalkınmak için teknoloji ihraç etmek zorunda olduklarını söyleyen İsrailli yetkililer, sadece sigortada değil finans ve teknolojinin birleştirebilecekleri bütün alanlarında söz sahibi olmayı istemekteler. Ülkedeki genç nüfusun en büyük avantajları olduğunun altını çizen yetkililer, eskiden doktor veya avukat olmak isteyen İsrailli gençlerin günümüzde yoğun olarak fikirlerini hayata geçirmek için girişimciliğe yöneldiklerini de sözlerine eklediler.

InsurTech yapısına geçmeden önce İsrail’in sigorta sektörünün yapısına, Türkiye ve diğer gelişen pazarlarla kıyaslama açısından kısaca bakalım. Ne yazık ki OECD verileri en yeni 2017 yılına dayanmakta, 2018 yılı verilerini GSMH artış yüzdesini kullanarak yaklaşık olarak hesapladım. Şu anda 36 üyesi olan OECD’ye Türkiye 1961 yılında, İsrail ise, 2007’de başlayan görüşmeler sonucunda, 2010 yılında üye olmuş. Sigorta sektöründeki toplam net varlık 143,84 milyar Dolar seviyesinde ve 2017 yılında hayat ve elementer branşlardaki faaliyetlerin tümünden sağlanan net gelir 818 milyon Dolar. (Bu değişkenlerde Türkiye verilerine ne yazık ki yer verilmemiş.)

2017 yılı brüt primde İsrail 17,4 milyar Dolar, Türkiye ise 13 ,07 milyar Dolar üretim gerçekleştirmiş. Bu üretimle OECD’deki payı ise % 0.345. IMF verilerine göre İsrail ekonomisinin 2018’de gayrısafi milli hasıla bazında yaklaşık %3 büyümüş olduğunu dikkate alırsak 2018 yılı brüt prim üretiminin 18 milyar Dolar seviyesine (yaklaşık 17.949,81) yaklaştığını öngörebiliriz. 2016 (15.142)’dan 2017 (17.427)’ye %15 büyüyen İsrail sigorta sektörünün aksine Türkiye ne yazık ki %4,6 (2016-13.718, 2017-13.074) küçülmüş durumda. (Nominal bazdaki büyüme değerleri TSB verilerinden görülebilir, ancak kur etkisinden arındırılmış değerler küçülmeyi göstermekte.)

Üzerinde durulması gereken diğer iki veri ise penetrasyon ve yoğunluk değerleri. Brüt prim üretimi ülkenin sigorta sektörü hakkında niteliğe yönelik bir fikir verirken bu iki değer bize sektörün daha çok nicel özelliklerinden bahseder. Penetrasyon gayrısafi milli hasıla ve sigorta prim değeri arasındaki oranı, yoğunluk ise sigorta prim değerinin toplam nüfusa oranını göstermekte. İsrail’in 2017 yılı penetrasyon oranı %4,9 iken Türkiye’de bu oran sadece %1,4 seviyesinde. 2018 yılı GSYİH artışına göre İsrail’in 2018 yılı penetrasyon oranını %5,05’e yaklaştığını söyleyebiliriz. İsrail’de sigorta yoğunluğu 2017 yılında 2.001 Dolar olarak gerçekleşirken bu değer Türkiye’de sadece ve sadece 132 Dolar! Aslında InsurTech’e neden İsrail’den daha fazla ihtiyacımız olduğunun somut bir kanıtı.

İsrail piyasasıyla ilgili dikkat çeken ve bence InsurTech için de önemli bir fırsat olabilecek bir sektörel sorun ise prim yoğunlaşması. Sigorta sektöründe faaliyet gösteren ilk beş şirket (Clal, Migdal, Harel, Phoenix ve Menorah-Mivtahim) toplam prim üretiminin %82’sini üretmekte. Hayat branşında faaliyet gösteren daha az şirket olduğunundan aynı beşlinin üretim yüzdesi bu sefer hayat sigortacılığında %95’e ulaşmakta! Sektöre dışardan girmek isteyen sigorta şirketleri için bu yapıdan pay alma savaşı maliyetli ve uzun bir sürece dönüşebilecekken start-up’lar, çevik yapıları ile sağladıkları hızlı hizmetler ile tek bir şirket vasıtasıyla ülkedeki sigortalıların %30’una ulaşabilir hale gelmekteler. Bu şirketlerin kısa zamanda sermayelerini arttırmaları ve yeni ürünler geliştirmek için ihtiyaç duyduklarıfinansal kaynaklara kolayca ulaşabilmeleri anlamına da gelmekte.     Sunumlar sırasında İsraillilerin üzerinde önemle durdukları ve bize de örnek bir iş modeli olabilecek bir detay dikkatimi çekti; HealthTech (‘erken teşhis, tanı, tedavi veya diğer sağlık sektörü uygulamalarının sigorta şirketleri tarafından kullanılabilen versiyonları’ şeklinde bir tanım getirebiliriz) alanındaki çalışmalarını sağlık turizmi ile birleştirmeleri. İsrail sağlık turizminde bölgesinde bir merkez olmayı planlamakta ve bunun için de yaptırdığı tesisler ve ihraç ettiği sağlık teknolojisi ile 2010’dan itibaren önemli bir ivme yakalamış. Ancak bu ivmeden kendisi için de pay çıkarmak isteyen sigorta sektörü, HealthTech alanında da start-up’ları ile yoğun bir faaliyet yürütüyor. İsrailli sigorta şirketleri, ülkenin gelişen sağlık sektörü altyapı avantajlarını yeni teknolojiler ile pekiştirerek hem önleyici sağlık çözümleri hem de teşhis sonrası kapsamlı sigorta paketleri ile sadece sağlığını kaybedenleri değil daha sağlıklı bir yaşam talep edenleri de dünyanın dört bir tarafından İsrail’e getirmeyi hedeflemekte. İlginç olan ise sigorta sektörü düzenleyici kurumunun turizm faaliyetlerinde sağlık turizminin ağırlığı ile gerçekleşen değerleri ve hedefleri yakından takip ederek öne çıkan alanlarda sektörde yer alan şirket ve start-up’ları yönlendirmesi. Sektördeki girişimci ruhu her fırsattta desteklediklerini belirten İsrailli düzenleyici kurum yetkililerini ve İsrailli start-up’ları önümüzdeki günlerde sahnede daha çok göreceğiz.

#SWOTAnalysis, #InsurTech, #GDPR, #GWP, #Penetration, #Density, #OECD, #StartUps, #ZeynepStefan  

 1,288 total views

IFRS 17 Sonrası Sigortacılıkta Dijital Dönüşüm

Aslında çok uzun zamandır yazmayı istediğim bir konuda geçen hafta katıldığım bir çalıştay sonrasında Avrupa piyasasındaki son durumla alakalı net fikirlerim oldu ve IFRS (Uluslararası Finansal Raporlama Standartları) 17’nin sigorta sektörüne etkilerini size kısaca özetlemek istedim. Detaylardan önce kısaca IFRS 17’nin özellikle sigorta şirketlerinin finansal tablolarının daha karşılaştırılabilir olmasını ve dijitalleşme ile gelen farklı poliçe tekniklerinin finansal etkilerinin daha net ortaya konulmasını amaçladığını söyleyebiliriz.

2013 yılında yürürlüğe giren IFRS 9 ve IFRS 15’in güncel muhasebe ve raporlama şartlarına göre yeniden düzenlenmiş versiyonu IFRS 17’nin taslağı 2017 yılında ilgili sektörlerle paylaşılmıştı. 2021 yılında kullanılması zorunlu hale gelecek olan IFRS 17’ye uygun ilk finansal raporlar 2021 yılının verileri ile 2022 yılında sunuluyor olacak. 2017’den 2021 yılı sonuna kadar beş yıllık bir uyum süreci öngören IFRS 17’nin sigorta şirketlerinde yaşanan dijital dönüşüm furyasını ve özellikle bu alanda aldıkları finansal riskleri en iyi şekilde finansal tablolarına yansıtmalarına ve yatırımcıları eksiksiz olarak bilgilendirmelerine hizmet etmesi beklenmekte.

İçerisinde yer aldığı finans sektörünün diğer dallarından farklı olarak hem finansal ürünleri hem de poliçeleri ile sağladıkları teminat hizmetini bir arada sunan bir yapıya sahip olan sigortacılık, uzun dönemde büyük oranda değişiklik gösterebilen nakit akışlarının görülebildiği bir alan. IFRS 17’nin gerçekleştirmeyi planladığı ilk değişiklik gelecek nakit akışlarının sağladığı karın, hizmetin veya ürünün müşteri ile buluşturulduğu raporlama dönemindeki güncel finansal değerinin belirlenmesine imkan tanıması. Bu değişiklik sonrasında ortaya çıkabilecek iki ana fayda öngörülebilir. Bunlardan ilki sektördeki uzun vadelerin yarattığı iktisadi belirsizliğin azaltılması ve ilgili tarihteki finansal resmi ifade eden bilançonun gelecek etkisinden uzaklaştırılarak güncel tarihe çekilmesi. Bu özelliğin sağlanabilmesi için sigorta şirketinin finans akışının temeli olan poliçeler iki ana gruba ayrılacak. Bunlardan ilki gelecekte sağlanacak olan nakit akışının risk temelli olarak bugünkü değerinin bulunması, ikincisi ise henüz hak edilmemiş kara belli bir değer atanarak iskonto edilmesi.   

İkinci olarak sigorta şirketlerinin sağladığı teminat hizmetinin finansal sonuçlarının sigorta şirketinin finansal gelir ve maliyetlerinden ayrı olarak raporlanacak olması. Örneğin sigorta poliçeleri içerisinde yer alan türev ürünler, yatırım araçları veya benzeri zorunlu performans öğeleri sigorta poliçesi ile alakalı raporlamadan ayrı tutulacak. Günümüzde sigorta şirketleri operasyonel karlılık ve bilanço karlılığı değerlerini ayrı bir şekilde raporluyordu, ancak özellikle operasyonel karlılık teriminin neleri kapsadığı şirketten şirkete farklılıklar gösterebiliyordu. IFRS 17 ile sigorta şirketi için önemli bir performans indikatörü olan bu değere bir standart getirilmiş oldu ve şirketler arası kıyaslamada doğru değişkenlerin dikkate alınması kolaylaştırıldı. Bu değişikliğe ihtiyaç duyulmasındaki diğer etkenin ise sigorta temelli tahvil ve menkul kıymetlerin finansal piyasalardaki popülaritesinin hızla artması olduğunu düşünüyorum. Doğal afetlerin gerçekleşme veya gerçekleşmeme koşuluna bağlı olan ve fon sahiplerine finansal pazarlardaki konjonktür dışında farklı bir kar-zarar metodolojisi sunan ILS (Insurance-Linked-Securities) yatırım araçlarının yarattığı nakit akışının sigorta ve özellikle reasürans şirketlerinin finansal performanslarındaki yeri hızla artmakta. Düzenleyici kurumun olası değerleme karmaşasını ortadan kaldırarak mortgage balonu benzeri bir problemin yeniden yaşanmaması için aldığı bu önlem yerinde bir çözüm.

Son olarak tıpkı Solvency II’de risk bazlı sermaye analizinde yöntemin genel hatlarıyla şirketlerin tercihine bırakılması gibi, sigorta şirketlerinin muhasebe politikalarına yönelik yapacakları tercih ile bütün teknik (underwriting) faaliyetlerinden doğan gelir ve maliyetlerinin kar veya zarar olarak finansal tablolara yansıtılması veya içlerinden bazılarının seçilerek yansıtılması. Solvency II’den farkı ise, sermaye yeterliliğinde kullandığımız, sigorta ve reasürans şirketlerinin kendi iç risk dinamiklerine göre geliştirdikleri iç model (internal model) ve bunu kullanmak istemeyen / isteyemeyen şirketlerin kullandıkları standart model yerine önceden belirlenmiş iki yaklaşım olması. Bununla birlikte Solvency II’nin üç blok yaklaşımının (Blok 1 – Kantitatif Raporlama, Blok 2 – Yönetişim ve Risk Yönetimi, Blok 3 – Raporlama ve Şeffaflık) IFRS 17’de de oluşturulduğunu (Blok 1 – Naikt akışları, Blok 2 – Değerleme, Blok 3 – Risk Değerleme) görüyoruz. Ancak rahatlıkla söyleyebiliriz ki Solvency II ile risk analizlerine ve raporlama süreçlerine çağ atlatan sigorta ve reasürans şirketleri için IFRS 17 görece daha kolay bir geçiş dönemi göstereceketir.   

#IFRS17, #SolvencyII, #Pillar123, #ILS, #UWModelling, #InsurTech, #ZeynepStefan

 1,306 total views,  4 views today