Project Finance and Insurance Companies

İktisadi anlamda, gelişmekte olan bir ekonomik yapıya sahip ülkelerin birincil amacı orta gelir tuzağına düşmeden gelişmiş ülke statüsüne terfi edebilmek. Orta gelir tuzağı bir ekonominin belli bir kişi başına gelir düzeyi bandında takılması ve bu aralığı aşamaması. Bu aşamada ise devreye gelişmekte olan ülkenin finansal piyasaları girmekte. Finansal piyasaları bağımsız ve etkin bir değerlendirme ve denetim mekanizmasına sahip yabancı yatırımcılara güven veren piyasalar ihtiyacı olan kişi başına geliri arttırabilecek dış yatırımı kolayca sağlayabilmekte.

Sigorta sektörü, G-20 (The Group of 20 –  Dünyanın büyüyen 20 ekonomisi) ve Türkiye’nin G20 içerisindeki konumunu, bu perspektifte TSB ve GFIA (Global Federation of Insurance Association)’ın organize ettiği bir konferansta tartıştı.

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu G20 ülkelerinin sigortacılık alanındaki hedeflerinin değerlendirildiği konferans gelişmekte olan ülkelerle sigortacılık işbirliğini yatırım (infrastructure), uygulama (implementation) ve kapsayıcılık (inclusiveness) olarak üç ana bölümde değerlendirmekte. Ülkedeki finansal piyasaların gelişmişlik derecesine göre önce yatırım, sonrasında uygulama ve son olarak kapsayıcılık özelliğinin ön plana çıkacağının belirtildiği konferansın en önemli maddesi ise dünya sigortacılık sektöründe de Solvency II ile birlikte önemini arttıran PPP (Public-Private-Partnership/Komu ve Özel Sektör İşbirliği) yatırımlarıydı.

PPP, kamu kesimi ve özel sektörden bir veya birden çok katılımcının arasındaki bir nevi işbirliği anlaşması. İşbirliğine konu olan hizmet veya ürün çok çeşitli olmakla birlikte özel kesim için asıl amaç düzenli ve uzun süreli nakit akışı sağlayabilecek bir yatırıma sahip olabilmek. Solvency II ile birlikte bu tür düzenli ve uzun süreli nakit akışı sağlayabilen ve görece düşük riskli yatırımlara olan talepte ciddi bir artış ortaya çıktı. Nedeni ise en temel prensibi “sürdürülebilirlik” olan Solvency II’de dönemler arası ciddi yatırım geliri farklılıklarının riski arttırıcı bir etki olarak kabul edilmesi ve proje finansmanı sırasında bu değişkenliklerden dolayı daha yüksek sermaye yeterliliği zorunluluğu olması.

Kamunun PPP sürecine katılımı ise çok çeşitli olabiliyor. Vergi avantajı sağlanması, yatırım için uygun arazi sağlanması veya mevcut talebin bu işbirliğinin arzı ile buluşturulması gibi birçok fraksiyon söz konusu. PPP süreçlerinde ise iki temel bileşen mevcut. Bunlardan biri kamunun pazar avantajı ile özel sektörün verimlilik avantajının birleştirilmesi, ikincisi ise PPP ile kamu kesiminin herhangi bir dış borçlanma gerçekleştirmek zorunda kalmaması. Aslında sistem Türkiye’de daha önce de uygulanan yap-işlet-devret modeline benzemekte. PPP projelerindeki fark ise genellikle özel sektör tarafından çıkartılan ve SPV (Special Purpose Vehicle) olarak adlandırılan bir tür hisse senedi. SPV çıkarım süreci aslında sigortacılığın temel kanunlarından birinin işletilmesi anlamına geliyor. SPV ile PPP kapsamında gerçekleştirilecek yatırımda ortaya çıkabilecek riskler SPV alıcıları arasında bölüştürülerek transfer edilmiş ve böylece büyük sayılar kanunu işletilmiş oluyor. CAT-Bond işleyiş tarzına da benzeyen SPV’ler ile proje süresince ortaya çıkabilecek finansal dalgalanmalar da özel sektör lehine kontrol altına alınmış (hedging) oluyor.

Sigorta şirketlerinin uzun döneme yayılan ve sürekli gelir getiren projelerle nakit akışlarını düzenleme ihtiyacı aslında değişen faiz yapısı ve düşen yatırım gelirleriyle birlikte ortaya çıktı. Özellike hayat branşında, Euro Bölgesi Krizi öncesi poliçelerle taahhüt edilen gelirlerin geleneksel yatırım araçlarıyla kesinlikle elde edilemeyeceğini gören sigorta şirketleri gözlerini altyapı yatırımlarına dikti.

Aslında sağladığı faydaya baktığımızda sigorta şirketleri ve altyapı yatırımları birbirinden uzak iki unsur kesinlikle değil. İkisi de, düşük kullanım ücretleri ile, örneğin bir sigorta şirketi için poliçe bedeli ve bir otoban için giriş ücreti, büyük fayda ve tasarruflar sağlayabilmekte. İki hizmet için de öncelikle sosyal faydanın öne çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yukarıda bahsettiğimiz orta gelir tuzağına takılmadan gelişmekte olan ülkeler statüsüne terfi etmek isteyen ülkelerin atması gereken ilk adım ise altyapı yatırımlarının tamamlanması. PPP projelerinin gelişmekte olan ülkelerde bu kadar popüler olmasının bir nedeni de bu yatırım zorunluluğunun proje için kaynak bulmakta sıkıntı çeken kamu kesiminden düzenli nakit akışı arayışındaki özel kesime transfer edilebilmesi.

PPP yatırımlarının yap-işlet devret modellerinden diğer bir farkı ise proje öncesinde yoğun bir hazırlık dönemi gerektiren proje finansmanı evresi. Proje finansmanı Avrupalı sigortacıların aslında aşina oldukları bir durum. Güçlü finansal yapıları nedeniyle proje finansmanı sigorta şirketleri için doğal bir yatırım aracı olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. Allianz’ın yakın zamanda açılışını yaptığı ve şimdiden Munih’in simgelerinden biri olan Allianz Arena veya Hannover’deki HDI Arena sigorta şirketlerinin geniş kitlelerin ortak zevki futbol ile sigortacılığı buluşturmuş, proje finansmanı alanındaki başarılı ve popüler iki örneği.

Türkiye örneğine baktığımızda ise proje finansmanının, finans sektörünün güçlü tarafı olan bankalar tarafından gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Ancak Basel II ve gelecekte karşımıza  çıkacak Basel III’le bankaların minimum 20 yıl sürecek altyapı yatırımları için proje finansmanı gerçekleştirme imkanları azalmakta. Burada ise karşımıza Basel II ve Solvency II arasındaki temel farklardan biri çıkmakta. Solvency II’nin sigorta şirketleri için önerisi yatırım opsiyonlarını, uzun vadeli taahhütleri nedeniyle uzun vadeli bir yapıya kavuşturmaları yönünde. Basel II’nin önerisi ise bankaların taahhütlerinin bu kadar uzun vadeli olmaması nedeniyle yatırımların da uzun vadeye yayılmaması dolayısıyla varlık ve yükümlülük (asset-liability management) yönetiminde olası açıklara mahal verilmemesi yönünde.

Bu gereklilik Avrupa piyasasında proje finansmanının neden sigorta şirketleri tarafından gerçekleştirildiğini özetlemekte. Ancak Türkiye piyasasında sigorta primlerinin GSMH oranı %2 civarında ve piyasanın fiyat bazlı yıkıcı rekabet özelliğinden dolayı (soft market) kar marjı ne yazık ki çok düşük. Bu düşük marjlar ile uzun vadeli altyapı yatırımlarına girmek için yeterli finansal kaynağın sağlanması şimdilik imkansız gibi görünüyor.

Burada ise karşımıza sigorta sektörünün gelişmekte olan bir ülke için ne kadar önemli bir konuma sahip olduğu gerçeği çıkıyor. Gelişmiş ülke olarak adlandırılabilmemiz için politik süreklilik (political stability) ve yönetişimde teklik (standardization) ile birlikte altyapı yatırımlarını çoğunlukla tamamlanmış bir ülke olmamız gerekmekte. Ancak bunun sağlanabilmesi için ihtiyacımız olan kaynak bankalar tarafından uluslararası regülasyonlar gereği, sigorta şirketleri tarafından da finansal yetersizlikleri gereği sağlanamıyor.

#G20, #TSB, #GFIA, #SolvencyII, #PPP, #PublicPrivatePartnership, #SPV, #SpecialPurposeVehicle, #CATBond, #AssetLiabilityManagement, #PoliticalStability, #Standardization, #ZeynepStefan

305 total views, no views today

“Me, Free, Easy”

“Me, Free, Easy”. The CeBIT speech’s headline of Mr. Bäte – Allianz CEO, is the most summary expression, which covers all revolutionary insurtech activities and gives us the most important hint about how the products for customers will look like in future. And this summary is not applicable just for insurance but also all businesses which would like to sell their products to new generations.

As every insurance professional knows, the main principle of insurance is the law of large numbers. This theorem describes “the result of performing the same experiment a large number of times. According to the law, the average of the results obtained from a large number should be close to the expected value, and will tend to become closer as more trials are performed.” At first sight, “me-free-easy” and the law of large numbers could seem as a conflict, because the law of large numbers requires same and many times repeated practices. Correspondingly, “Me-free-easy” requires tailor made approach and customizes almost every step of insurance experience according to customers’ needs. So, customizing insurance experiment for every client means million different versions of products and until we met with insurtech, it seemed quite impossible.

Above all, the biggest advantage of insurance business is easiness of reaching customer data. In many circumstances, customers are obliged to provide every data that their insurers ask for. The main dilemma at this point was how the data should be managed. I said “was” because with insurtech implementations; e.g. artificial intelligence, learning machines or big data management, managing millions of details about millions of customer is an easy as shelling peas. Today, insurance companies have magical tools which find the right data for the right timeframe for the right customer in couple of seconds. So, the first feature of new-age insurance product “Me” is accomplished!

“Free” means a world without intermediaries. Does not matter whenever, whoever, whatever; you can reach, buy and use. The main driver of a world without intermediaries is obviously blockchain. Like many other industries, intermediaries mean checked (relatively trustable) data and incredibly increased operational costs for insurers and also for customers. Intermediaries reach people, make them possible customers, gather data and represent insurers’ corporate identity in many processes. Is not it too risky leaving your company’s reputation into another’s hands? Undoubtedly,  the answer is yes. Thankfully, the insurers don’t need to carry this risk anymore. Like many other insurtech operations, this responsibility will be transferred to customers and all assessment process will be performed by customers in accordance with risk appetite of insurance companies and pre-defined criteria.

“Easy” means easily understandable products that do not required sophisticated financial literacy. So, the policy owner does not need intense assistance with products, beforehand and after sales, as well. Possible dependencies are defined and customers are informed entirely about every detail of products. The key of an easy product is carrying out subcontracting work to customers and letting them configure their own product, which reflects just their own needs. Big data management and other disruptive technologies enable insurers making mentioned configurations with their information technologies. And now, we have more “easy” and more “me” insurance products.

With its different components, insurtech brings deep-reaching changes into the sector. The hundred-year histories of the insurance companies, yet millions of customers and billion-dollar financial statements only, might not be able to keep safe the power and secure their market positions. On the contrary, in this brand new ocean with full of opportunities and threats, only the fastest fish eats others, not big ones anymore.

#MeFreeEasy, #Insurtech, #LawofLargeNumbers, #BigDataManagement, #ArtificialIntelligence, #LearningMachines, #ZeynepStefan

726 total views, no views today

Insurtech V.2

Sigorta şirketletlerinin teknolojiyle, deyim yerindeyse, imtihanı devam ediyor. En eskisi beş yıl önce kurulmuş bebek şirketler yüz yıllık sigorta ve reasürans şirketleri tarafından kapışılıyor. Peki bu furya nasıl devam ediyor ve nereye varacak? Otomatizasyon, teknoloji kullanımı ve dijitalizasyon yarışında öne geçmek sigorta şirketlerine bekledikleri avantajları sağlayıp, rakiplerine fark atabilmelerine yardım edecek mi?

Sigorta şirketleri ile çalışan ve “start-up” olarak adlandırabileceğimiz yaklaşık 1.220 şirket piyasada faaliyet göstermekte. Şimdiye kadar topladıkları yatırım ise 18 milyar Dolar civarında. Konunun popülerliğiyle birlikte bu rakamın artması da kaçınılmaz. Hatta bu tür şirketlere yatırımın Hollywood ünlüleri arasında bile giderek yaygınlaştığını söyleyebiliriz.

Bu kadar çok teknoloji şirketinin olması kendi aralarında gruplara ayrılmalarına ve bu alanlardaki ürünler konusunda uzmanlaşmalarına da yol açtı. Otomotiv, çalışan hakları, ticari faaliyetler, sağlık ve seyahat alanında ürünler geliştiren şirketler bir yanda; altyapı, eğitim, fiyat karşılaştırma ve tüketici yönetimi alanlarında faaliyet gösteren  ise başka bir yanda. Faaliyet gösterdikleri alanlar gruplaştırıldığında karşımıza ondört farklı kategori çıkmakta.

Sigorta sektöründe bu genç şirketlerin kısa süreli çalışmaları sonucu ortaya çıkan köklü yenilikler de söz konusu. Bu yeniliklerin en büyüğü kuşkusuz giderek yaygınlaşan araç paylaşım sistemleri ve bu sistemlerin ihtiyacı olan özel sigorta çözümleri. Araç paylaşımının temel dimaik olduğu sistemler sorumluluk ve kaza branşlarında geleneksel sigorta ürünlerinden farklı çözümlere ihtiyaç duymakta.

Diğer bir yenilik ise kullandığın kadar sigortalan olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz pay-as-you-go modeli. Bu, müşteri segmentasyonun ve ürün özelleştirilmesinin doruk noktasına çıktığı bir model. Müşteri verilerinin çok iyi analiz edilebilmesi ile kullanım alışkanlıkları ve tercihlere bağlı olarak talep edilen anda ve talep edilen süre kadar sigorta teminatı oluşturulabilmekte.

Yukarıda saydığımız modeller farklı şekil ve seviyelerde olsa da sigorta sektöründe bir şekilde kullanageldiğimiz uygulamalar. Yapay zekayla çalışan bir uygulama tarafından yatırım ve sigorta ihtiyaçlarınızın değerlendirilmesi ve size özel çözümler sunulabilmesi ise yepyeni bir alan. Sigorta talebinizin yeterliliği veya sizin dahi aklınıza gelmeyen risklerinize karşı nasıl bir teminata ihtiyaç duyabileceğiniz ileri analiz teknikleri ve yapay zeka ile operasyonel risk en aza indirilerek size bildirilmekte. Sadece teknik analiz alanında değil, hasardan risk analizlerine kadar sigorta sektörünün her sürecine uygulanabilecek bu tür uygulamalar ile otomatizasyon amacına ulaşıyor olacak.

Sigorta ve reasürans şirketlerinin teknolojik gelişmelere, bünyeleri içerisinde verdikleri cevaplar ise benzerlik taşımakta. Nedeni ise, herhangi bir şirketten sadece çözüm almanın istedikleri pazar payını kendilerine sağlayamayacak olması. Allianz ve Munich Re gibi büyük gruplar kendi bünyelerinde bir innovasyon ekibi kurmayı tercih ederken AIG ve Aviva gibi gruplar direk veya indirek olarak start-up şirketlere yatırım yapmakta. Kendi innovasyon ekibini kurmanın maliyeti doğal olarak çok yüksek. Hem piyasada yeterli deneyime sahip profesyonellerin sayısı az, hem de gereken teknoloji görece yeni olduğu için maliyetli. Ancak seçenekler içerisinde en etkili sonucu da kendi innovasyon ekibini kurabilen şirketler elde etmekte.

Bu şirketlerde kültürel değişim, hem kullanılan bütçenin büyüklüğü, hem de projelerin üst yönetim tarafından yüzde yüz sahiplenilmesinden dolayı daha etkili gerçekleşebiliyor. Mevcut süreçlerin yenilenmesi ve personelin bu değişime uyum sağlayabilmesi diğer seçeneklere göre hızla sağlanabiliyor. Yeni teknolojilere erişim ise dolayısıyla daha kolay gerçekleşiyor.

Teknoloji yarışında hemen bütün şirketlerin karşısına çıkan önemli bir sorun ise hukuki uyum. Insurtech sadece sigorta şirketleri için değil düzenleyici kurumlar için de çok yeni bir konu ve henüz rekabet şartlarının ve tüketici haklarının nasıl korunması gerektiği gibi önemli detaylar tam olarak açığa kavuşturulmuş değil. Avrupa Birliği ülkelerinde düzenleyici kurumların yaklaşımı “bekle ve gör” şeklinde olabilirken, bazı Asya ülkelerinde konunun hiç ilerlemesine izin verilmeden kapatılabiliyor. Faaliyet gösterdikleri yerel pazarın koşullarına bağlı olan uluslararası gruplar ise bu uygulama farklılıklarından büyük zarar görebiliyor.

Kendi innovasyon ekibini kurma aynı zamanda dijitalizasyon veya otomatizasyon gibi innovasyonun doğal sonuçlarını da herhangi bir ek çaba gerektirmeden beraberinde getiriyor. İnnovasyon ekibi kurmanın maliyetini ölçekleri gereği makul bulmayan şirketler ise kendi dijital laboratuvarlarını (digital lab) oluşturabiliyorlar. Digital laboratuvarların en önemli bileşenleri hızlandırıcı (accelerator) ve inkübatör (incubator). Bu iki unsur fikirlerin ham halinden uygulanabilir hale gelmesini sağlayan süreçleri gerçekleştirmekte. Şirketler yine bu iki unsuru kendi bünyelerinde oluşturabilir veya başka şirketlerin bu tür oluşumlarına sponsor olarak kullanabilirler. Örneğin Swiss Re’nin Hindistan’da kurduğu Insurtech Accelerator ilk olarak verdiğimiz gruba girerken, AIG’nin plug&play insurance uygulaması ikinci grupta değerlendirilebilir.

Teknoloji ve sigorta ilişkisi henüz kısa bir geçmişe sahip olmasına rağmen, şirketler hızla arayı kapatmaktalar. Türkiye piyasasında tersi olmasına rağmen, birçok Avrupa Birliği ülkesinde sigorta şirketleri teknoloji yarışında bankaları geride bırakmış durumdalar.  Bu durum, Türkiye piyasasında da sigorta ve teknoloji ilişkisinin nasıl bir yol izleyebileceği konusunda fikir vermekte. Sigorta şirketlerinin teknoloji yarışında verimliliği nasıl merkeze koydukları ise birsonraki yazının konusu olacak.

#Insurtech, #PayAsYouGo, #Plug&Play, #InsurtechAccelerator, #Innovation, #DigitalLab, #Incubator, #ZeynepStefan

334 total views, 1 views today

Conduct Risk: From FSA to FCA

İngiliz düzenleyici kurumunda meydana gelen önemli bir değişiklik sigorta sektörü için yol gösterici bir işaret niteliği taşıyor. Finansal sektörün amiral gemisi olan FSA (Financial Services Authority – Finansal Hizmetler Otoritesi) adını FCA (Financial Conduct Authority – Finansal Uyum Otoritesi) olarak değiştirdi. Sadece tek bir kelime değişikliği gibi görünse de, uzmanlar tarafından İngilliz sigorta sektörüne ve sonrasında uluslararası diğer sigortacılara etkisinin büyük olacağı tahmin edilmekte.

Bu değişikliğin ışığında, Londra’da Ethical Corporation tarafından “Sigorta Sektöründe Uyum Riski Paneli – The Compliance and Conduct Risk in Insurance Summit” konulu bir konferans gerçekleştirildi.

Birçok büyük sigortacılık grubunun ve danışmanlık firmasının üst düzey yöneticileri veya uyum riskinden sorumlu yönetim kurulu üyeleri seviyesinde temsil edildiği konferansın ana gündem maddesi sigortacılar için her geçen gün önemini ve maliyetini arttıran uyum riski ve bu riskin nasıl yönetilmesi gerektiğiydi.

İki günlük konferans boyunca gelişmiş ülkelerin uyum riskindeki ana gündem maddesi Solvency II düzenlemeleri iken gelişmekte olan ülkelerin ajandasında ise Solvency II’nin ülkelerine olası etkileri ile birlikte faaliyet gösterdikleri ülkelere özel düzenlemeler yer alıyordu.

Uyum riskini gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler bazında gruplandırmamın aslında iki temel nedeni var; bunlardan bir tanesi uyum riskine bakış açısının iki grup arasında büyük farklılıklar göstermesi diğeri ise konferansın ikinci gününde gelişmekte olan ülkelerin sigorta sektörlerinde uyum riski ve nasıl yönetilmesi gerektiğiyle alakalı araştırma sonuçlarımı paylaştığım bir sunum yapmış olmam.

Solvency II halen hararetle tartışıldığı Avrupa’da faaliyet gösteren sigorta şirketlerini, uyum riski perspektifinden iki grupta toplayabiliriz. Hazırlık sürecini iyi geçirmiş, kendi iç risk modellemelerini (internal model) kurgulayabilmiş ve gerekli insan kaynağı yatırımını yapmış olanlar şu anda diğer sigorta şirketleri, Solvency II sonrası piyasada beklenen birleşme ve satın alma sürecini çıkarlarına en uygun şekilde yönetebilmeyı amaçlamakta. Sermaye yeterliliği ile ilgili elde ettikleri rasyolar Solvency II standartlarının altında olan şirketleri ise ciddi bir uyum riski beklıyor. Yönetim kurullarının gerekli sermaye arttırımını gerçekleştir(e)mediği şirketler, önce mevcut varlıklarını satmak zorunda kalacaklarö sonra ıse birleşme ve satınalma masasına oturmak zorunda kalacaklar. Ancak mevcut ölçeklerini kaybettiklerinden pazarlık şansları da azalmış olacak.

Satış niyetlerinin dillendirildiği kulis haberlerinden yola çıkarak sigorta şirketlerinin hazırlık süreçlerini ne şekilde yürüttüklerini incelediğimizde aslında genel olarak benzer temel bir yanlışın yapıldığını görüyoruz. En başından beri Solvency II’yi sadece risk yönetim faaliyeti olarak gören ve yönetişim ayağına sayısal analizler kadar önem veremeyen şirketler, insan kaynağı planlamalarında ilk sıkıntılarını yaşadılar ve bu durum zamanla projenin diğer ayaklarına da sirayet etti. Kaliteli insan kaynağını projeye çekemeyen şirketler birçok alanda danışmanlık hizmetlerine muhtaç haldeydiler ve bu alanda danışmanların fiyat politikası normal değerlerin çok üstünde olduğundan operasyonel maliyetler hızla arttı.

Bu hataya düşmeyen şirketlerin ortak özelliklerine baktığımızda ise projenin en başından uyum riski çerçevesinde “sofistike bir yaklaşımla” ele alındığını ve sadece Pillar 1 aşamasında etkin olan risk yönetiminden farklı olarak bu anlayışın bütün aşamaları kapsadığını görmekteyiz. Tam da bu noktada İngiliz düzenleyici kurumunun neden uyum riskini referans alarak adını değiştirdiğini daha iyi anlıyoruz. FCA’nın finansal sektördeki düzenleyici rolünün başlangıç noktasına uyum riskini koyması ve faaliyetlerini bu çerçevede şekillendirecek olması diğer gelişmiş ülkelerin düzenleyici kurumlarına da örnek olacak ve benzer yönde harekete geçmelerini sağlayacaktır.

Gelişmekte olan ülkelerin uyum riski ajandaları ise çok başka. Gelişmiş ülkelerde gördüğümüz bütüncül yaklaşım için ne yazık ki henüz çok erken. Sektörde uyum riskinin yönetilmesinde etken değil edilgen roldeler, olası gelişim fırsatlarını bu neden dolayı geriden takip ediyorlar ve yakalayamıyorlar. Düzenleyici kurumları tarafından sektöre iletilen yönetmeliklerin frekansı ise altı çizilen bir numaralı sıkıntı. Bunun dışında bazı yaptırımlar arasında çelişebilen maddeler, yönetmelikler arasında öncelik sıralamasında yaşanan fikir ayrılıkları, şirketler arası farklılaşabilen uygulamalar ve bunlar dolayısıyla azalan yatırımcı güveni ve son olarak özellikle uyum riskinin yönetilmesinde kalifiye ve dünya gündemini de takip edebilen insan kaynaklarının bulunamaması konferansta dile getirilen diğer sıkıntılar.

Gelişmekte olan ülkelerin Solvency II’ye bakış açıları ise halen bekleme ve Avrupa’da neler olacağını görme üzerine. Bu durum aynı zamanda, Avrupa piyasasında meydana gelebilecek köklü bir değişikliğin yaratacağı fırsatları kaçırmaları anlamına da gelecektir. Hiç beklenmedik bir şekilde, tespit edilen sermaye yeterliliği rasyolarının altında kalan bir grup sermaye arayışına girebilir ve önceki dönemlerede çok maliyetli olacak bir ortaklık birden imkan dahilinde olabilir. Gelişmekte olan ülkelerde faaliyet gösteren sigorta şirketlerinin taşların bu şekilde yerlerinden oynamasına ne tepki vereceği ise henüz bilinmiyor. Ancak önümüzdeki günlerin bazı sigorta şirketleri için kaderlerinin değişeceği günler olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İki günlük konferans süresince gündem maddeleri farklı olsa bile gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerin temsilcilerinin endişeli yorumları uyum riskinin önemini bize bir kere daha hatırlatmakta. 2018 yılında risk yönetimiyle birlikte uyum birimi çalışanlarının yakın bir çalışma ile daha sağlam bir “ikinci seviye savunma” (second line of defence) oluşturmaları gerekmekte. Bu alanda mevcut personelin daha yetkin hale getirilmesi ve uluslararası sertifikalar almaya yönlendirilmesi kısa vadeli çözümler olarak karşımıza çıkabilir. Gelişmiş ülkelerle birlikte gelişmekte olan ülkelerle de düzenleyici kurumların finansal yaptırımlarının 2018 yılında ciddi bir şekilde artmasını beklemeliyiz. Zorlu iş süreçlerinin sonrasında değer yaratabilen sigorta şirketleri için bu değerlerini paza cezalarını ödemek için kullanmaları, isteyecekleri son şey olsa gerek. Kendini besleyen bu kısır döngünün kırılabilmesi ise öncelikle insan kaynağı yatırımlarından, sonrasında teknoloji ile desteklenen ve iyi dizayn edilmiş süreçlerden geçmekte.

#RiskManagement, #ConductRisk, #FSA, #FCA, #Insurtech, #SecondLineofDefence, #SolvencyII, #CapitalRequirement, #EmergingMarkets, #ZeynepStefan

303 total views, no views today

How insurtech will change Operational Risk Management?

According to its generally accepted definition, operational risk is “the risk of loss resulting from inadequate and failed internal processes, people, and systems or from external events” and it covers also legal risk exposure. However, according to the risk management literature, strategic and reputational risks are excluded from operational risk definition.

With its qualitative background, operational risk is found as one of the most treated components in business processes. Because its features, operational risk exposure of an entity is not easy to measure and risk appetite is not easy to determine. Like other qualitative risks, top down and bottom up assessments are performed for operational risk exposures. However, yearly analyses change frequently and finding a trend for exposures is really struggling.

Risk management can add value to companies only because markets are imperfect and today, insurtech is the main driver which makes markets imperfect. As a revolution in insurance business, it is changing every dynamic in our business. Inevitably, it converts traditional risk management functions of insurance companies totally. After two very busy years with solid development, insurtech is more than an emerging risk now. And as risk management professionals, we need brand new approaches for manage its effects.

Needless to say, insurtech affect all risk types of an insurance company, but because of above mentioned features, it is more difficult projecting how will change ORM (Operational Risk Management) after insurtech. My predictions on this grey point are as below.

With digitalization, operational risk exposure of an entity will be based more on digital process based risks (not systematic or systemic risks!)  than man-made risks. After insurtech implementations, many manual controls will die, and system-based ones fill these gaps. Enterprise risk manager will need to construct its risk management framework mainly on automated controls and this brings different testing processes as well.

Insurtech implementations do not mean just digitalization, but also using disruptive technologies; as AI, IoT, machine learning, blockchain, AR, VR; in every step of insurance business. As a second line of defense of insurance companies, risk managers should be one step further from their colleagues and need to define control framework of these activities.

Last but not least, one of the crucial side effects of insurtech in operational risk management is cyber risk. Today, cyber risk is assessed as third or fourth most threated risk in insurance professionals ‘expectations. However, more automated systems will put insurance companies into target of cyber-attacks and cyber risk will become most threated and costly risk in very short time.

#OperationalRiskManagement, #ORM, #Insurtech, #DisruptiveTechnologies, #AI, #IoT, #MachineLearning, #Blockchain, #AR, #VR, #CyberRisk, #RiskManagement, #EmergingRisks, #ZeynepStefan

725 total views, no views today

Conversion of Terror Risk

Sigortacılıkta politik risk, uluslararası faaliyet içerisinde olan şirketlerin faaliyetlerinin yurtdışında iş yaptığı ülke, kendi ülkesi ya da üçüncü bir ülke kaynaklı ve şirketin kontrolünde olmayan nedenlerle engellenmesi ya da zarar görmesi olarak tanımlanır. Savaş, sivil savaş, sabotaj, yıkım, ihracat/ithalat lisansının iptali, sözleşme için devletin onayını alamamak, teçhizata / banka hesabına elkonulması, alıcının özelleştirilmesi/millileştirme, kanunların taraf tutması, hakemlik, hükümet değişikliklikleri, vergi değişiklikleri, yerel kanunların değişmesi, hükümetin, kendi taahhütlerini ihlal etmesi, savaş veya ambargodan kaynaklanan ham madde temini kesintisi gibi vakalar politik riskin gerçekleşmesi dolayısıyla ortaya çıkan sonuçlardan bazıları. Günümüzde politik riskler sigortacılar tarafından ülke seviyesinde veya gerçekleştirilmesi planlanan proje seviyesinde ölçümlenmekte. Riskler bu iki değişkene göre inceleniyor olsa dahi analizin sonunda sonuçlar genellikle ülke bazında elde edilmekte.

Ülkelerin politik risklerinin ölçümünü gerçekleştiren birçok sigorta veya rating değerlendirme şirketleri mevcut. Değerlendirmede genel olarak dört temel faktör grubu dikkate alınıyor. Politik yapı ve kurumların, ülkedeki güç merkezlerinin, ideolojik ve kültürel temellerin ve sistemler arası bürokrasinin değerlendirildiği iç faktörler; dünya üzerindeki diğer güç unsurlarıyla ilişkilerin, bölgesel politik güçlerle ilişkilerin, sınır savaşları ihtimallerinin ve siyasi istikrarsızlık ihtimalinin değerlendirildiği dış faktörler; dış borçların GSMH’ya oranı, borç servisi oranı, likidite fark oranı, dış ödemeler dengesi cari açığının GSMH’ya oranı ve rezervlerin ithalatı karşılama oranının incelendiği finansal faktörler; ihracatın mal yapısı ve ekonomik yapı ve yönetimin incelendiği yapısal ve ekonomik faktörler. Bu faktörlerin ağırlıkları değerendirme kuruluşunun vizyonu ve risk algısına göre değişiklik gösterebiliyor. Dolayısıyla ülkeler değerlendiren kuruma göre farklı sıralamalara sahip olabiliyorlar.

Bu farklılıklara rağmen değerlendirme kuruluşlarının politik riskin yüksek olduğu konusunda görüş birliğine vardıkları ülkeler (yüksek riskten düşük riske göre); Somali, Kongo, Sudan, Myanmar, Afganistan, Irak, Zimbabwe, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya ve Orta Afrika Cumhuriyeti. Bu ülkeler yatırım ve ticari faaliyet gerçekleştirmek için riskli bulunmakta ve sigorta şirketlerinin desteğini alamayan firmalar faaliyet alanlarını sınırlandırmak zorunda kalmaktalar. Ancak politik riskin içerisinde yer alan bir unsur olan terör riski günümüzde ön plana çıkarak politik riskle eşdeğer anlam taşımaya başladı.

Öncesinde 11 Eylül’de gerçekleşen, Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’un hedef alındığı terörist saldırı ve yakın zamanda Paris, Sydney, Kopenhag, Lyon, Tunus ve Kuveyt’de gerçekleşen saldırılar sigortacıları politik riskli ülkelerin yer aldığı listelerin ne derece güvenilir olduğu konusunda yeniden düşünmeye itti. Bu şehirlerin riskli ülkeler listesinde olmaması ancak sigortacıların yüksek maliyetlere katlandıkları saldırılar gerçekleşmesi ülke bazında politik risk değerlendirmesinin aslında çok doğru bir yaklaşım olmayabileceğini, genel olarak politik risk taşımayan bir ülkenin metropollerinin de terör risk değerlendirmesinde yer alması gerektiğini gerçeğini sigortacılara bir kere daha hatırlattı.

Sadece bombalama gibi ilk aşamada terörist faaliyet olarak adlandırılabilecek saldırılar değil, iş gezisinde bulunan uluslararası bir şirketin temsilcisinin öldürülmesi, yaralanması, kaçırılması ve sonrasında fidye istenmesi gibi vakalar da, sigortacılar açısından yüksek tazminatlar ödenmesini gerektiren durumlar ve değişen konjonktürle birlikte önce politik risk sonra da terör riski kapsamına yer almakta. Araştırmalar 2000 yılından günümüze sigortacılar tarafından politik riskin gerçekleşmesi sonucunda yapılan ödemelerin terör bağlantılı ödemeler üzerine yoğunlaştığını gösteriyor. Bu yoğunlaşmanın bir sonucu olarak politik risk artık terör riski olarak tanımlanıyor ve ne yazık ki, sadece genel siyasi durumu sıkıntılı olan ülkeler değil terörist saldırı tehlikesi  taşıyan her bölge riskli olarak değerlendiriliyor.

Politik riskin ve özelinde terör riskinin gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıkan hasarın tazmini yönünde, ülkemizde de önceki dönemlerde farklı amaçlar için kullanılmış, genel bir uygulama söz konusu. Politik risk özelinde terör riski için yakın zamanda İngiltere’de uygulanan bu yöntem Pool Re (teminat havuzu) olarak adlandırılıyor. İngiliz hükümeti tarafından da desteklenen bu fon sigorta ve reasürans şirketlerinin teminat altına alamadığı riskleri güvence altına almakta. Bu riskler eğer Pool Re’nin de fon havuzunun kapasitesini aşıyor ise teminat dışı kalan tutar için Pool Re’ye ek rezervler aktarılmakta yani hasar İngiliz Hükümeti tarafından tazmin edilmekte.

Pool Re teminat havuzu ilk olarak 1990 yılında terörist grupların İngiltere’de gerçekleştirdikleri bombalama olayı sonrasında, sigorta teminatı kapsamında olmayan varlıklar için kullanıldı. 1993 yılında Londra’ya IRA militanları tarafından düzenlenen ve sigorta şirketleri tarafından sağlanan teminatın çok üstünde bir kaybın gerçekleştiği bombalı saldırı da (Bishopsgate saldırısı) Pool Reninsurance Company Limited tarafından tazmin edildi ve toplamda 260 milyon Sterlin hasar ödemesi gerçekleştirildi.

Politik risk kapsamının değiştiğini gören İngiliz sigortacılar, sağlanan teminatı terör riski olarak ayrıştırarak kaçırılma ve fidye isteme vakalarını da fon kapsamına aldı. Böylece terör riskinin politik riskin geniş kapsamından ayrılarak resmi olarak da özelleştini söyleyebiliriz. Benzer bir girişim İngiliz hükümetinin ardından Amerika Birleşik Devletleri’nden de geldi. Amerikan Senatosu, terörizm risk sigortası kanununun (Terrorism Risk Insurance Act – TRIA) geçerlilik süresini 2020 yılına kadar uzattığını açıkladı. Fon havuzu kapsamını ve hükümet desteği oranını ise kaydadeğer bir şekilde arttırdı. Bununla birlikte 11 Eylül olaylarında sonra gerçekleştirilen aksiyonları destekler nitelikte teminatın kapsamı, Amerika Birleşik Devletleri riskli ülkeler listesinde olmamasına rağmen New York, Los Angeles ve Chicago gibi büyük metropolleri içine alacak şekilde genişletildi.

Politik risk kavramının terör riski tanımına evrilmesi biz sigortacılara iki yeni olgu sunuyor. Politik risk gibi genel kapsamlı bir risk, kullanım sıklığı dolayısıyla terör riski veya kapsamındaki frekansı yüksek başka bir riski ifade edecek şekilde yeniden tanımlanabiliyor ve dolayısıyla risk için sağlanan teminat gibi sigorta bünyesindeki diğer unsurlar da değişim yaşabiliyor. Diğer bir olgu ise birbiriyle bağlantısı hergeçen an daha da artan ülkelerle kocaman bir köy haline gelen dünyamızda hazırlanan riskli ülke, kişi veya sektör listeleri çoğu zaman dikkate alınması gereken noktaları gözden kaçırabiliyor. Bu durum sigortacılara kendi öz değerlendirme metodolojilerini yaratmaktan ve hissedarları tarafından onaylanan bu bakış açısını günlük değerlendirmelerine yansıtmaktan başka bir çare bırakmıyor.

#PoliticRisk, #TerrorRisk, #TRIA, #EmergingRiskManagement, #ZeynepStefan

249 total views, no views today

Micro Insurance and Insurtech V2

Until Insurtech, insurance companies were defining micro insurance policies as social responsibility project. With the magic touch of technology, the picture is changing rapidly!

Micro insurance is a type of micro financial activity, which protects low-income people and communities with low premiums and limited coverages against risks. The main objective is providing financial protection for all low-income members with pooling risks and financial resources. Target customer group is quite big as well. As a fast growing industry more than 2 billion people are potential customers of micro insurance worldwide.

Besides, when we have a look to its social effects, micro insurance enhances financial security and peace of mind, supports social security system of poor or developing countries and provides a high-level risk management system. As a long-term investor, micro insurance contributes stabilizing and development of financial markets in developing and poor countries and provides a considerable liquidity for critical times.

Four key features are very crucial for penetration of micro insurance:

* Premiums should be affordable for low-income households

* Products should be very basic, easy-to-understand and cover limited risks

* UW, claims and collection processes should be operated with high effectiveness

* Products should be distributed effectively and with minimum distribution cost

For providing these conditions, insurance companies defined micro insurance activities as social responsibility projects and did not expect any financial gains after UW process. Until now!

With insurtech, the picture is changing rapidly! Insurtech is converting micro insurance into a very profitable area for insurance companies with advantage of reaching a huge customer group. So, the first rule of insurance, the law of large numbers, is now valid for micro insurance business as well. With insurtech, number of insureds is widening and this makes claims more stable and predictable for insurance companies.

The first impact of insurtech in micro insurance is on UW processes. Because of the low premiums, operational efficiency is the key of success in projects. Insurtech allows insurers for having their own automated UW decision making processes for fast and costless policy production. The key of success, management of operational risk, is reduced significantly. The products are simple, do not require any financial literacy and are very user-friendly.

While penetration of smart phone usage is relatively high even if in poor countries, target customers reach policy without location restrictions via digital distribution channels. Premium collections, claims notifications and all compensations activities are performed with digital tools that were developed and perfected by insurtech.

For now, micro insurance projects are mainly focus on personal accident, health and agricultural activities, but new products are developing promptly. With all its components; like Artificial Intelligence, Machine Learning, Chatbots, Internet of Things; insurtech is becoming the new leverage of micro insurance. Not just diversifying and absorbing risks of individuals, for also providing very strong preconditions for other productive activities of policy owners.

#MicroInsurance, #DevelopingCountries, #Insurtech, #Penetration, #IoT, #MachineLearning, #Chatbots, #IoT, #ZeynepStefan

290 total views, no views today

Social Media and Insurance

Sigortacılığın hızla değişen süreçlerinden bir diğeri hem mecrası hem de önemi günümüzde çok farklı bir hale gelen iletişim kanalları.

Özellikle sosyal medya (Facebook, Twitter, LinkedIn, YouTube vb.) bu iletişim kanalları içerisinde hem en popüleri hem de yazılı ve basılı iletişim kanallarıyla kıyaslandığından halen en az maliyetlisi. Yürütülme sürecinin basitliği, etkinliği ve henüz diğer iletişim kanalları kadar regüle edilmiyor olması  ise diğer avantajları. Bu basitliğin getirdiği dezavantajlar ise kolay hata yapılabilmesi ve etki alanının çok geniş ve hızlı olmasından dolayı kontrolünün zor olması.

Sosyal medyadaki hesaplarını aktif kullanan mevcut veya potansiyel müşterilerinin dikkatelerini resmi sayfalarına çekmek, şirketle alakalı güncel bilgilere kolayca ulaşılabilmesini sağlamak birçok sektörle birlikte sigorta sektörü oyuncularının da gerçekleştirdiği faaliyetler arasında. Akıllı telefonlara yönelik geliştirilen uygulamalar ve müşteriye yönelik eğitim niteliği taşıyan aktiviteler tercih edilenler.

Yapılan araştırmalar günümüzde sigorta sektöründe faaliyet gösteren her on şirketten altısının üst yönetim kademeleri de dail olmak üzere iletişim departmanlarına sosyal medya kullanımı konusunda danışmanlık hizmeti aldırdığını göstermekte. Kişisel hesaplarından yapılsa bile çalıştıkları şirketlerle özdeşleşen veya kamu nezdinde tanınırlığa sahip yöneticilerin sosyal medya kullanımı dahi şirket adı üzerinde etkili olabilmekte.

Şirketlerin danışmanlardan talepleri daha çok sosyal medya üzerinden sunulacak içerik ve ilgili sayfanın birçok kullanıcı tarafından ziyaret edilmesini sağlayacak oyunlar yönünde. Amaç ise şirketin bilinirliğini olumlu yönde arttırmak ve sanal ortamda takipçilerden oluşan bir kamuoyu yaratmak.

Konunun uzmanları sigorta şirketlerinin sosyal medya başarılarını üç önemli kritere bağlamakta. Bunlar kullanılan platform üzerinden ayrıca satış olanağı tanınması (executive buy-in), şirketin sosyal medya faaliyetlerini yürütecek ekibe (kendi personeline) yeterli ve güncel teknik eğitimin verilmiş olması ve son olarak gerçekleştirilen faaliyetlerin ortaya çıkabilecek sonuçlarıyla alakalı farkındalığın yaratılması. Sadece iletişim departmanlarının değil finans, uyum ve satış kanallarının da sosyal medya hesaplarının yönetiminde aktif olmaları beklenmekte. Bunun nedeni ise ortak akıl, birçok yönden doğrulanmış bilgi ve tek sesliliğin gerekliliği.  En önemlisi ise  şirketin bütün personelinin yürütülen sosyal medya faaliyetlerinin olası etkileri konusunda düzenli olarak bilgilendiliyor olması. Böylece şirket genelinde asgari bir bilgi seviyesi sağlanması.

Sosyal medya alanında sigorta şirketlerinin başarılarını ölçmek için uzmanların tanımladığı dört değişken mevcut. Bunlardan ilki sosyal medya ve şirket yapısının adaptasyonun sağlanması. Bunun için şirket içerisinde yetkilendirme ve görev dağılımı yapılmalı, yönetim kurulu tarafından onaylanacak bir aksiyon stratejisi belirlenmeli. Bu adaptasyon ile olası çatışmaların (conflict of interest) engellenmesi, tutarlı ve sürdürülebilir bir yapıda holistik bir bakış açısına sahip olunabilmesi amaçlanmakta.

Değişkenlerden bir diğeri ise daha çok sayıda iz bırakılmasının amaçlanması (footprints). Böylece içeriği ve kanalları sıklıkla değişebilen sosyal medyada, kullanıcılar tarafından gerçekleştrilen aramalarda şirketin sağladığı içeriklerin daha çok sonuç içerisinde yer alabilmesi. Bu noktada içeriğin önemi karşımıza çıkıyor. Doğru, çeşitli ve sürekli yenilenen içerik sosyal medya hesaplarıyla sağlanacak başarının anahtarı.

Konsolidasyon (deepening engagement), şirketlerin kullandığı farklı sosyal medya araçlarının içerik, süreç yönetimi ve çıktı kalitesi olarak aynılaştırılması (unique standardisation). Günümüzde ise her kanal kendi yönetimine sahip ve bu durum beraberinde farklı ve birbiriyle çelişebilen içerikleri getirebilmekte. Şirketler ise genellikle dış kaynak kullanımını tercih etmekte. Dış kaynak kullanımı (outsourcing) konsolidasyonu kolaylaştırsa da kontolün şirket tarafından olması ve azami kalite gereksinimlerini şirketin belirlemesi çok önemli.

Ortak bir bilincin oluşturulması ve şirket çalışanlarının azami şekilde sürece dahil edilebilmesi tek bir ortak strateji doğrultusunda ilerlenilmesi açısından önemli. Herkesin aynı zamanda kişisel sosyal medya hesaplarını da yönettiği günümüzde olası bir kriz durumunda bilgi taleplerinin sadece şirketin resmi hesabına değil çalışanlarıma da yöneltilebilmesi söz konusu. Bilgi kaynakları arasındaki bu çeşitlilik beraberinde bilgi kirliliğini de getirmekte. Aniden gelişen bir durumda yetkili merci olmayan kişi veya birimler bilgi kaynağı olabilmekte. Bu kontrolsüzlük beraberinde şirket repütasyonunun ciddi şekilde zarar göreceği durumları da getirmekte. Bahsettiğimiz risklerin diğer bir etkisi ise şirketlerin iş sürekliliği planlarında (business continuity plans) görülmekte. Kriz öncesi oluşturulan senaryolara göre belirlenen aksiyon planlarında her birimin ayrı bir görevi bulunmakta. Bahsedilen planların dışına çıkıldığı her an, örneğin çalışanların kendi sosyal medya hesapları üzerinden birçok ve kendi içerisinde tutarsız açıklamalr yapması gibi, ciddi finansal ve itibari kayıplar olarak şirkete dönmekte. Dolayısıyla sosyal medya hesaplarının kim tarafından yönetileceği genel başlığı altında, bilgi taleplerinin nasıl cevaplanacağı, kimlerin onayı ile yayınlanacağı, cevaplanma süresi gibi önemli risk bileşenlerinin (key risk indicator)  şirketlerin acil durum planlarının ayrılmaz parçaları olmalı.

Günümüzde sosyal medya, şirketlerin hedef kitlelerine en kolay ulaşabildikleri ve en kolay bir araya getirebildikleri iletişim kanalı. Özellikle sigortacılık gibi sosyal etkisi yüksek ve zarar karşılama gibi önemli bir fonksiyonu olan bir sektörde yukarıda bahsedilen durumlardan birinde alınması gereken aksiyonlar, etki alanlarının genişliği dolayısıyla daha fazla  önem taşımakta. Günümüzde güven, en kolay kaybedilebilen değer. Milyon liralar harcanan stratejilerin ufak hatalar dolayısıyla çöpe atılması işten bile değil. Bunun engellenebilmesi ve bütün bu çabalar sonucunda şirket için önemli katma değerler yaratılması sigorta şirketleri ile birlikte sosyal medyada faaliyet gösteren bütün şirketlerin nihai amacı.

#SocialMedia, #KeyRiskIndicator, #BusinessContinuityPlan, #Outsourcing, #DeepeningEngagement, #Footprints, #ZeynepStefan

326 total views, no views today

Artificial Intelligence and Insurance

Sigorta şirketlerinin tam anlamıyla bir teknoloji şirketi olma serüvenleri hızla devam ediyor. Türkiye’de ise gündemde şimdilik sadece dijitalizasyon var. Dijitalizasyon en basit tanımı ile dijital teknolojilerin günlük hayata entegre edilmesi, iş hayatında veya günlük hayatta dijitalleştirilebilen her unsurun dijitalleştirilmesi. Günlük dilde süreçlerin makineleştirilmesi olarak kullansak da özü biraz daha karışık.

Dünya piyasasında ise liste biraz daha kalabalık. Öne çıkan maddeler; yapay zeka (Artificial Intelligence-AI), nesnelerin interneti (IoT- Internet of Things), Blockchain, drone, robotlar, artırılmış gerçeklik (Augmented Reality-AR), sanal gerçeklik (Virtual Reality-VR), 3D (Three Dimensional) diye devam etmekte. Nesnelerin interneti ve Blockchain daha önce değindiğimiz gelişmelerdi. Bunları tamamlayan ve aslında aşina olduğumuz diğer bir yenilik ise yapay zeka. Yapay zeka kullanımı basitçe, insanların düşünme ve karar alma eylemlerinin (thinking paths) işletim sistemleri tarafından gerçekleştirilmesi. Yapay zeka kullanımı ile amaçlanan, süreçte bir işletim sistemi yerine bir insanın olması ve bu insanın algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme, sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımsama yapma ve karar verme aşamalarını gerçekleştirmesi sonrasında elde edeceği sonucun işletim sistemi tarafından verilebilmesinin sağlanması. Yapay zekayla çalışan bir sistemin insan beynin gösterdiği performansa erişmesi, yani bir insanda bulunan nöron bağlantılarının toplam hesap gücünün alt sınırına ulaşması için uzmanlar tarafından öngörülen tarih ise 2020. Bu tarihten sonra işletim sistemlerinden, normal bir insan beyni kapasitesinin çok ötesinde sonuçlar bekleyebiliriz.

Şu anda maliyeti yüksek olan ve geliştirme çalışmaları halen devam eden yapay zeka, tıpkı diğer teknolojiler gibi üzerinde çalışıldıkça yaygınlaşacak ve yaygınlaştıkça maliyeti daha da düşecek. 2020 yılında insan beyninin işlevselliğine erişmiş bir bilgisayarın fiyatının 1000 Dolar civarı olacağı tahmin ediliyor. Konuyla alakalı birçok bilişim şirketi çalışmalarını sürdürmekte. Öyle ki, 2016 yılında yapay zekayla alanında faaliyet gösteren 1.562 adet şirkette toplanan fon miktarı 10,3 milyar Dolara ulaştı. Bu tutarın 2017 yılında üçe katlanması ve 2020 yılında 47 milyar Dolar düzeyine ulaşması beklenmekte.

Günümüzde yapay zeka kullanımı ile ilgili çalışmalar yürütülen alanlara baktığımızda karşımıza öncelikle sağlık sektörü çıkmakta. Örneğin ALS hastalığı için birlikte projeler yürüten bir sağlık kurumu ve teknoloji şirketi, gelişirdikleri yapay zeka ile ALS ve benzeri ölümcül hastalıklar için teşhis ve tedavi süreçlerinde başarı şansını arttırabiliyorlar. Çalışmaların yoğunlaştığı diğer bir alan ise otomotiv sektörü. Otonom araçlar, yani sürücüye ihtiyaç duymadan, sahip olduğu yapay zeka ile hareket eden araçlar ile trafik kazaları ile ölüm ve yaralanma olaylarının önüne geçilmesi ve kişilerin ulaşım için harcadıkları vaktin azaltılması planlanmakta. Yapay zekanın etkili olmasının beklendiği diğer alanlar ise eğitim, enerji kullanımı ve doğal hayatın korunması olarak sıralanabilir.

Sigorta Sektörü ve Yapay Zeka

Sigorta sektörünün yapay zeka ile ilişkisini iki türlü değerlendirebiliriz. Yapay zeka kullanımı ile sigorta sektörü de diğer sektörler gibi etkin bir süreç yönetimine ve düşük işletim maliyetlere sahip olabilir. Kurallara bağlanan ve geliştirilen işletim sistemleri ile operasyonel risklerini ve dolayısıyla bu risklerin yol açtığı finansal kayıplarını neredeyse sıfırlayıp daha hızlı ve doğru yönetilen poliçeleştirme ve hasar yönetimi uygulamaları gerçekleştirebilir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülke pazarlarında operasyonel riskin kontrol edilebilir en büyük maliyet kalemi olduğunu düşünürsek şirketlere olumlu etkisini ölçeklendirebiliriz.

Bu ilişkinin diğer tarafında ise teminat kapsamına alınacak risklerin yapay zekaya sahip olması yer alıyor. Örneğin sigorta sektörünün ağırlıklı üretimini oluşturan otomotiv şirketleri. Otomotiv şirketlerinin yapay zekaya sahip ve sürücüsüz yol alabilen bir araç geliştirmesi araç sigortalarının sonunu getirmeyecek ancak gerçekleşebilecek risklerin türlerini değiştirecek. Mevcut durumda bir araç için gerekli teminat kasko ve üçüncü şahıs sorumluluk sigortaları ile sınırlı. Ancak sürücüsüz ve sahip olduğu yapay zekaya göre hareket eden bir aracın sigortasını düşünürsek önümüze birkaç bileşen çıkıyor. Teminat altına alınması gereken unsurlar sensörlerle destekelenen ve bir işletim sistemine sahip yol, bu yolu işleten ve yönetiminden sorumlu kurum, sürücüsüz aracın işletim sistemi, bu işletim sisteminin üreticisi ve araçta seyahat eden kişi. Saydığımız bu unsurların hem kendilerine gelebilecek hem de bu unsurların üçüncü şahıslarda yol açabileceği zararların teminata dahil edilmesi gerekmekte. Dolayısıyla bir kaza sonrasında, kazanın nedeni eğer sürücüsüz aracın yol aldığı sensörlü yolun işlemcisi ise işlemciyi geliştiren şirketin poliçesi, eğer kazanın nedeni sürücüsüz aracın işletim sistemindeki hata ise bu işlemcinin üreticisi şirketin poliçesi veya kazanın nedeni bir şekilde araç içerisinde bulunan kişi ise bu kişinin sahip olduğu poliçe devreye girecek ve hasar ödemesini gerçekleştirecek. Burada öne çıkacak diğer bir unsur ise siber güvenlik olacak. Şirketlerin süreçlerinde veya kişilerin günlük hayatlarında dijitalleşmenin artmasıyla özellikle siber riskin öne çıkacağı ve sigorta şirketlerinin öncelikli maliyet kalemi olacağını öngörebiliriz.

Yıkıcı ancak dönüştürücü teknolojik yeniliklerden biri olarak değerlendirilen yapay zeka kullanımının yaygınlaşması ile kullandığımız elektronik ürünlerden, bu ürünler için ihtiyacımız olacak sigorta teminatına kadar yaşamımızın birçok alanında köklü değişiklikler görüleceği aşikar. Henüz günlük hayatımızda kullanmadığımız ancak yakın gelecekte her adımımızda bizimle olacak olan yapay zeka teknolojisine hazır olmak için sigorta şirketlerinin gerçekleştirmeleri zorunlu bir hazırlık ve dönüşüm süreci bizi bekliyor olacak.

http://www.sigortagundem.com/yazarlar/yapay-zeka-ve-sigorta-yazisi/1284768

347 total views, no views today

Takaful (Faizsiz Finansal Derinlik ve Tekafül)

Tekafül yani islami sigortacılık, Hazine’ye iletilen şirket kurulum talepleriyle yeniden gündemde. İslami esaslara göre karar veren bir fetva kurulu tarafından yönetilecek olan şirketler için günümüz uluslararası finansal piyasaları kaynak yaratma hususunda geçmişe göre daha avantajlı.

Tekafül sigortacılığı uygulamak isteyen bir ticari kurum öncelikle yönetim mekanizmasından işe başlamakta. Finansal piyasaya sürdüğü sigorta ürünlerinin ve bu ürünlerin arkasındaki sermayenin islami esaslara uygun bir yapıda olduğunu teyit edecek bir fetva kurulu profesyonel yönetim kadrosu ile hissedarlar arasında görev alıyor. Bu kurulun görevi şirketin mevcudiyetinin islami yönetim esaslarına uygun bir şekilde yürütüldüğünden emin olmak. 

Tekafül sigortacılığı yapmak isteyen şirketler üç farklı uygulamaya yönelebiliyor. Bunlar vakıf yoluyla sigortacılık uygulanması, teberru ve mudaraba. Teberru uygulamasında sigorta teminatı sahibi olmak isteyen kişi/kurum bu teminatı sağlayan kuruma talep ettiği teminat ölçeğine uygun bir teberruda yani ödemede bulunur. Bu şekilde biriktirilen finansal kaynakla yine islami usule uygun piyasalarda yapılan yatırımlar ile kar da elde edilebilir. Bu durumda teminat sağlayan kurum teminat talep edene ilgili kazançtan pay da dağıtabilir. Mudaraba ise teminat ve ölçeğine bakılmaksızın yeterliliği uygun görülen üretim amaçlı girişimlere kar-zarar ortaklığı temelinde sermaye ve aynı zamanda yönetim desteği sunmaktır. Taraflardan birinin sermaye kaynağını sağlamasının yanında diğeri emek veya ustalık sağlayıcısı durumundadır. Elde edilen kar sermaye ve emek sahipleri arasında öncesinde belirlenen esaslara göre dağıtılır. Zarar edilmesi durumunda ise önceden belirlenmiş bir dağılım yok ise sadece sermaye sahibi zararı karşılar. Vakıf yoluyla gerçekleştirilen sigortacılık faaliyetleri ise diğer uygulamalardan daha eski. Benzer teminat ihtiyaçlarından dolayı biraraya gelen kişi ve kurumların sağladıkları ve düzenli olarak arttırılan sermaye ile teminat ihtiyaçları giderilir. Değerlendirme açısından islami esaslara uygun olup olmadığı beyan edilmemekle birlikte sigorta şirketlerinden teminat bulamayan kuruluşların bir araya gelerek oluşturdukları gruplar bu uygulamaya bir örnek teşkil etmekte. Bu üç uygulamada da ortak olan nokta ise hem teminat talep edenin hem teminat sağlayanın sürecin islami yasaklar çerçevesinde şekillendiğini bilmesi ve süreç şartlarının öncesinde yazılı olarak beyan edilmesi. Dolayısıyla tekafül şartlarına uygun olarak kurulmuş ve yönetiliyor olsa dahi kamuoyu ile paylaşılan kuruluş şartnamesinde tekafül şartları belirlenmeyen ticari kuruluşların islami çerçeveye göre sigortacılık faaliyeti gerçekleştirdiği otoriteler tarafından kabul edilmemekte.

Burada dikkate alınması gereken diğer bir husus ise islami esaslara göre yönetilecek olan sigorta şirketlerinin katılımcı olarak adlandırılabileceğimiz sigortalılarının olası hasar taleplerine nasıl cevap vereceği. Burada da devreye sukuk ihracı giriyor. Son zamanlarda Türkiye finansal piyasalarında da yaygınlaşan ve paranın nasıl değerlendirildiğiyle alakalı islami hassasiyete sahip olan ülkelerin de yoğun talep gösterdiği sukuk ihraçları islami sigortacılığın kaynak ihtiyacını karşılayabilmekte.

Arapça finansal sertifika anlamına gelen ve İslami Kuruluşlar Muhasebe ve Denetim Kurumu (AAOIFI- The Accounting and Auditing Organization for Islamic Financial Institutions) tarafından “dayanak teşkil eden bir varlık sepetinde yer alan varlıklar üzerindeki ortak mülkiyeti temsil eden eşit değerdeki sertifikalar” olarak tanımlanan sukuk genellikle bono kelimesi yerine kullanılıyor. Alışılagelen menkul piyasalarından farklı olarak daha az volatilite özelliğine dolayısıyla daha az getiriye sahip. Faizsiz tahvil olarak da adlandırılabilen sukuk, bir varlığa veya ondan belirlenen bir süre boyunca yararlanma hakkına sahip olma anlamına da gelmekte. Mevcut bono ve tahvil ürünlerinden ayrılmasının nedeni ise sadece nakit akışı sağlamaması aynı zamanda mülkiyet hakkı da tanıması. Günümüzde sukuk ihracı dokuz farklı şekilde gerçekleştirilebilmekte. Bunlar istisna sukuğu, selem sukuğu (ileriye dönük satınalma), hibrid (melez) sukuk, mudaraba sukuğu (emek-sermaye ortaklığı), icara sukuğu (leasing veya kira finansmanı), muşaraka sukuğu (kar-zarar ortaklığı), hisse senediyle değiştirilebilir sukuk, hisse senedine dönüştürülebilir sukuk ve murabaha sukuğu (maliyet artı kar marjlı satış) olarak adlandırılmakta.

Bu talebin lokomotifi ise 1981 yılında ekonomik işbirliği ve yatırım fırsatlarının değerlendirilmesi amacıyla Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Oman ve Bahreyn’in katılımıyla kurulan Körfez İşbirliği Konseyi (The Gulf Cooperation Council). Dünya petrol üretiminin %45’ini ve doğal gaz üretiminin ise %20’sini gerçekleştiren toplamda 65 trilyon Dolar yeraltı kaynağına sahip, toplamda 46 milyon nüfüslu bu ülkelerin yatırım arayışları, Avrupa’nın düşük yatırım getirilerine alternatif arayan uluslararası oyuncular için ciddi fırsatlar barındırmakta. Coğrafi yakınlığı ve müslüman nüfusu ile Türkiye de bu zengin pastadan pay alma peşinde. Türkiye piyasasında sukuk ihracı ile ilgili yasal düzenleme 2010 yılında SPK tarafından gerçekleştirildi.

İslami esaslara göre yönetilmeseler bile günümüzde birçok finansal kuruluşun sukuk benzeri yatırımları finansal piyaslardaki klasik yatırımlara tercih ettiğini görebiliyoruz. Başlangıç noktası olarak altyapı yatırımlarına ağırlık veren veya yap-işlet-devret modeliyle büyük projeleri geliştirilen kurumların uygulamaları da sukuk ile aynı temel fikirden çıkmakta ancak finansal kaynaklarının çeşitlendiği noktada birbirinden ayrılmakta. Telekomünikasyon sistemleri, hava veya deniz limanları, baraj, köprü, demiryolu, karayolu gibi düzenli gelir üretebilme özelliğine sahip yatırımlar, katılım payı temeline dayanmakta ve projenin özelliği gereği minimum garantilenen kazanç özelliği taşımakta.

Dünyada ilk olarak 2002 yılında Malezya tarafından gerçekleştirilmiş sukuk ihracının 2017 yılında 900 milyar dolarlık bir finansal derinliğe ulaşması beklenmekte.   Türkiye’de ise 2015 yılı hedefi 256 milyon dolarlık fon büyüklüğü elde edilmesi. Cumhuriyetimizin 100. yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi içerisinde yer alma hedefi çerçevesinde yurtiçi piyasada desteklenen sukuk ihracatına yerli ve yabancı yatırımcıların da talebi büyük. 2012 yılında Hazine tarafından gerçekleştirilen 1,5 milyar dolarlık sukuk ihracatına yatırımcılardan ihraç edilmesi planlanan tutarın beş katı kadar talep iletilmişti. Bu durum piyasadaki büyük yatırım fırsatının bir göstergesi. Özellikle ülkemiz yatırımcıları arasında soyut nitelikte olan bono ve tahvil ürünleri yerine somut özellikteki altyapı ve baraj yatırımlarına olan talepteki artış dikkat çekici. Sukuk ihraçlarının çeşitlenmesi ve faiz hassasiyeti dolayısıyla gelir alternatiflerini sınırlayan zengin yatırımcılara ulaşılması ile atıl olarak bekleyen kaynaklar harekete geçecek ve yazının başında bahsettiğim finansal derinlik islami temelli sigorta şirketlerinin gelişebilmesi için uygun ortamı yaratacaktır. Sigortacılığın aynı zamanda bir kaynak yaratma ve mevcut kaynakları en etkin şekilde, sigortalıların teminat taleplerine cevap verebilmek üzere, değerlendirebilme sanatı olduğunu düşündüğümüzde; sukuk ihracının sadece faize duyarlı yatırımcıları piyasa kazandırmayacağını aynı zamanda islami yasaklar çerçevesinde sigorta teminatından uzak duran kişileri de sigortalı yapacağını söyleyebiliriz.

#Takaful, # AAOIFI, # TheGulfCooperationCouncil, #SPK, #IslamicFinance, #Muamalat, #Riba, #Gharar, #Mudharabah, #ZeynepStefan

392 total views, 1 views today