Açık Sigortacılığa İlk Adımlar

Ömer Aras’ın kitabında yer alan radikal kişiselleştirme (extremist customisation) ve platformlaşma (platformisation) kavramları tek başına bir kitap konusu olabilecek kadar detaylı incelenmeyi hak ediyorlar. İlk okuduğumda, her ne kadar bankacılık sektörü için söylenmiş olsa da sigorta sektörünün varacağı yeri ne kadar güzel ifade ediyor diye düşünmüştüm. Böylelikle sigorta sektörünün geleceğini tanımlayan kelime sayısını beşe çıkarıyorum: Me; Free; Easy; Radikal Kişiselleştirme ve Platformlaşma. Aslında yazması çok kolay, ancak hayata geçirmesi ne kadar da zor! Nedenini kısaca anlatayım.

Birincil veya İkincil? İşte bütün mesele bu!

Sigorta şirketlerinin birincil faaliyetlerini (sigortacılık değer zincirindeki beş ana adım / ürün ve servis geliştirme, pazarlama ve satış faaliyetleri, poliçe üretimi, hasar süreci ve fon yönetimi) gerçekleştirebilmek için ikincil süreçlerinde yer alan birçok faaliyeti (veri analizi, şirket altyapısı (finans, bilgi işlem, risk yönetimi), reasürans ve insan kaynakları yönetimi) şirket adı fark ettirmeyecek kadar benzer şekilde gerçekleştirdiklerini biliyoruz. Nedeni ise ikincil adımlar için standartların net bir şekilde belirlenmesi ve düzenleyici kurum tarafından süreç kalitesinin yakından takip edilmesi. Bununla birlikte birincil adımlar zordur. İnovasyon ister, farklı düşünebilmeye ve kaliteli insan kaynağına gereksinim duyar. Bu sebeple genellikle rekabet, birincil adımlardan ziyade ikincil adımdaki ufak farklılıklar eksenine kaydırılmak istenir. Nedeni ise bunu gerçekleştirmenin daha kolay olmasıdır. İşte tam bu aşamada karşımızda bankacılık sektöründe uzun zamandır var olan ancak sigortacılar için yakın zamanda ortaya çıkan bir kavram belirmekte: Açık Sigortacılık.

Açık Sigortacılığa Doğru

Açık bankacılığın sigorta sektöründeki izdüşümü olan açık sigortacılık, kısaca yukarıda saydığımız ikincil adımdaki faaliyetler ile birincil faaliyetler arasında net bir ayrım konulması anlamına gelmekte. Birincil adımların olduğu grupta yer almak isteyen şirketler markalarıyla yola devam ederken ikincil adımlarda kalmak isteyen şirketler markalarını sektörden çekiyorlar ve ‘white-label’ olarak birincil adımlarda yer alan şirketlerin ikincil adımdaki faaliyetlerini dış hizmet olarak vermeye başlıyorlar. Böylelikle ikincil adımdaki faaliyetlerin kalitesi artıyor, operasyonel maliyetleri düşüyor, riskler azalıyor ve ikincil adımların her şirket bünyesinde gerçekleştirilmesi yerine bazı şirketlere verilerek ortaklaştırılmasıyla boşta kalan finansal kaynaklar birincil adımlara transfer ediliyor. Dolayısıyla ikincil adımda platformlaşma gerçekleştirilirken birincil adımda sıra radikal kişiselleştirmeye geliyor. 

Radikal kişiselleştirme ise uzun zamandır bilmemize rağmen ancak ve ancak teknolojik gelişmeler ile hayata geçirebileceğimiz bir hedef. Çünkü bu kadar verinin değerlendirilmesi ve sanki tek bir kişinin verisiymiş gibi özelleştirilmesi sadece yüksek veri inceleme teknikleri ile mümkün. Bu özellik gerçekleştiğinde kişilerin gerçek riskleri ve gerçek risk primleri ortaya çıkmış olacak. İşte tam anlamıyla bir kişiselleştirme (me). Tıpkı bir risk mühendisinin tesise gidip bütün gününü orda geçirmesi ve risklerini her anlamda inceleyerek o tesise özel bir poliçe düzenlemesi gibi. Bu özenin teknoloji eliyle milyonlarca bireysel poliçeye uygulandığını, risk gruplarının inanılmaz derecede farklılaştırıldığını ve aynı aileden kişilerin bile prim bedellerinin taşıdıkları riske göre farklılaştığını, teminat süresi seçeneğinin arttığını, mikro sigortacılık seçeneklerinin devreye alınabildiğini hayal edelim. Sigortacılık Değer Zinciri’ndeki bütün adımların kişinin riskleri özelinde farklılaştığı ve benzersiz bir risk priminin ortaya çıktığı bir yapıda kim gerçek risklerine karşı oluşturulan gerçek risk primini ödemeye razı olmaz? Hiç kimse! En azından asgari rasyonel hiç kimse. Ancak davranışsal iktisat bize asgari düzeyde de rasyonel olmadığımızı söylediğinden bu adımda devreye düzenleyici kurumumuzu alıyoruz ve kişiselleştirilmiş zorunlu sigortalar havuzumuzu büyütüyoruz. Böylelikle SEDDK’nın haklı olarak altını özellikle çizdiği finansal mimaride denge; bankacılık ve sigortacılık sektörlerinin payları (Bankacılık %90 ve Sigortacılık sadece %4,5) arasındaki dağılım; sağlanmış oluyor. Burada düzenleyici kurumumuzun altını özellikle çizdiği diğer bir unsur ise özkaynak karlılığı.

Temel Hedef: Özkaynak Karlılığı

İlk defa ülkemizde sigorta sektöründe, üstelik düzenleyici kurumumuz Başkanı’ndan özkaynak karlılığının gözetilmesi amacını duydum ve inanılmaz mutlu oldum. Zira bir sektörde fon birikimi ancak sermayedarın bu endüstriyi yatırıma devam edecek kadar karlı bulmasıyla olur. Avrupa’da da CEO değişimleri genellikle sermayedarın beklediği getiriyi sağlayamadığı durumlarda gerçekleşir. Dolayısıyla sigorta ve reasürans sektörlerinde bu göreve yeni getirilen bir yöneticinin ilk açıklamaları özkaynak karlılığının ne şekilde geliştirileceğine yönelik olur. Türkiye finansal piyasalarında ise özkaynak karlılığı bankacılık sektörü için 2022 yılı içerisinde %40 olarak gerçekleşirken sigorta sektöründe sadece %5! Radikal kişiselleştirme ve platformlaşma kavramları ile bu dört göstergenin yakın-orta vadede dengeye geleceğini büyük bir sevinç ile görüyor olacağız.

#ZeynepStefan, #RegulatoryBody, #AIZA, #ROI, #FinancialDeepening, #MeFreeEasy, #ExtremistCustomisation, #Platformization

 248 total views,  4 views today

Tiran – Finansal Kapsayıcılık – Hırs

Tirana FinTech Hive’a katılmak üzere Arnavutluk’un başkenti Tiran’daydım. İlk defa bulunduğum Arnavutluk’ta iki günde gözlemlediklerimin bana çok farklı kapılar açtı. On-line toplantılardan dolayı uzun zamandır fiziki iş gezisi gerçekleştiremiyordum ve pandemiden sonra yaptığım bütün gezilerde de çocuklarım da benimle birlikte olduğundan gezerken kitap okumaya fırsat bulamıyordum. Bu defa Tiran’da yalnızdım ve elimde değerli Ömer Aras’ın kitabı hem şehri gezdim hem okudum hem de uzun uzun düşümdüm.

Finansal Yapı vs Sosyal Yapı

Arnavutluk ilginç bir ülke ve ne yazık ki birçoğumuzun iyi özellikleri ile tanımadığı bir ülke. İnsan kaçakçılığı, çocuklara karşı işlenen suçlar, kara para aklama ve Avrupa’nın kıyısında bir ülkede beklemeyeceğiniz ne kadar düzensizlik varsa burada. Kafamda bu soru işaretleri ile Tiran’da Alami’den sevgili Sevcan Ekmen’in moderatörlüğünde finansal piyasalardaki dijital dönüşümü konuşmak bana oldukça ironik gelse de bir yerden başlanması gerektiğini her zaman söylerim.

Arnavutluk ve dönüşen (!) ekonomisi ile ilgili bulabileceğimiz birçok kantitatif değer var internette. Benim gözlemlerim ise daha çok sosyal yapısıyla ilgili oldu (yani sosyoloji doktorasına hazırım demek ki) İnanılmaz yoğunluktaki araç kiralama şirketleri, İstanbul’dan bile daha güvensiz bir trafik ve inanılmaz kötü bir altyapı, yollarda yoğun elektrikli scooterlar, elektrikli bisikletler (ki bence bu düzensizlikten bıkan vatandaşların kendi çapındaki çözümleri bunlar) ve dikkatsiz sürücüler. Şehrin dokusuyla, bir doku var mı emin değilim, şehir merkezinin tam ortasındaki alakasız gökdelenler, camiler, katedraller, bir mahalle İtalyan esintili, bir mahalle Sovyet, yan mahalle ise Romen. İstanbul’un otuz sene önceki kötü bir versiyonu gibi. Arnavutluk’ta en büyük olmamasına rağmen İtalyan Intesa San Paulo Bank’in neden şehirde bu kadar çok şubesi olduğunu da sordum. Cevap ise çok ilginçti. Komünizm döneminde televizyon kanalı dışarıdan sadece İtalyan kanallarını çekiyormuş. Dolayısıyla birçok Arnavut İngilizce bilmemesine rağmen İtalyanca biliyordu ve genel olarak İtalyanca konuşarak anlaştım. Şehirde İtalyanca tabelalara sahip birçok dişçi de var ki, İtalyanlar sanırım Hırvatistan’dan sonra Arnavutluk’u keşfetmişler ucuz diş sağlığı hizmetleri için.

Konferansta finansal piyasalarındaki dijital dönüşümü konuşmakla birlikte genel olarak ‘yırtmak’ için en kısa yolu arayan bir ülke izlenimi bıraktı bende ve alınacak çok uzun bir yol olmadığını da görmüş oldum aslında. Çünkü insanlar kafa olarak çoktan hazırlar bence. Talep var ancak arz henüz yaratılmamış. 50 yıl boyunca komünist bir yönetimin yer aldığı ve 1990’lı yıllarda bu yönetim şeklini terk eden bir ülke olarak nakit kullanımı had safhada. Başkent Tiran’da bile kart ile ödeme yapılacak yerleri bulmak inanılmaz zor. Konferansta yer alan ödeme sistemleri yöneticileriyle kısa ancak oldukça verimli konuşmalarımızda da bırakın kredi kartını, banka kartının bile sadece ATM’lerden para çekmek için kullanıldığının ve finansal sistemde herhangi bir ürün veya hizmet ile yer almayan popülasyonun %30’lara yakın olduğunun altını çizdiler. Mikro sigortacılık ve finansman için en büyük bir potansiyel! Bununla birlikte Avrupa Birliği üyeliği için uyumlanma sürecini başlatmış olan ülke yönetimi, yakın zamanda hem bankacılık hem de ödeme sistemleri ile ilgili Avrupa Birliği düzenlemelerini hayata geçirmeyi planlamakta. PSD2 benzeri bir kanunun çıkışının çok yakın olduğunu da sözlerine eklediler.

Ne o kadar zor, Ne o kadar kolay

Konferansta ağırlıklı olarak dijital finans konuştuk ancak benim konuşmamda altını çizdiğim konular tanımlamalardan ziyade işin felsefesiyle ilgiliydi. Dijital finansa evrildiklerinde kendilerini nasıl bir hizmet veya ürün beklediğini sorduklarında cevabım 2019 yılında yazdığım bir yazıdan geldi: ‘Me-Free-Easy’; yani özelleştirilebilir, kesinlikle bedava ulaşabilecekleri ve anlamak için kimseye ihtiyaç duymayacakları ürünlerle şekillenen bir müşteri deneyimi. Ancak en önemlisi buna kesinlikle hazır olduklarını da sözlerime ekledim. Düzenleyici kurum tarafına ait soru işaretlerinde de haklıydılar. Çünkü komünist dönemin endişeleri ve ‘acaba geri döner mi?’ korkusu halen devam etmekte. Almanya ve İtalya’daki deneyimlerimi anlatmakla birlikte daha çok ve gururla Türkiye’de regülatif yapının nasıl yönetildiğinden bahsettim. Yakın zamanda Ömer Aras’ın ‘Deneyimler’ kitabında da okuduğum ve benim de uzun zamandır benimsediğim bir ilke: Rakiplere göre strateji geliştirilmez, sadece performans değerlendirme gerçekleştirilir. Sektör, düzenleyici kurum veya kritik başka bir sektör bileşeni için stratejinin kesinlikle farklı dinamiklere sahip bir yapıyla kıyaslama yoluyla belirlenmemesi gerektiğini düşünürüm. Metrikler olabilir ancak kesinlikle yeniden yorumlanmalıdır. Konuşmamda bunun altını birkaç kez çizdim. İki günde özümseyebildiğim kadarıyla Arnavutluk finansal piyasalarında bir dijital dönüşümün nasıl olması gerektiğini kafamdaki bu ilke ile şekillendirerek anlattım. Hızla ilerleyeceklerinden hiç şüphem yok! Ancak o platoya ulaştıktan sonra nasıl devam ederler, işte bundan emin değilim.

#ZeynepStefan, #TFH2022, #AlbanianEconomy, #PaymentSystems, #FinancialDeepening, #MicroInsurace, #FinancialInclusion

 544 total views,  2 views today

Ödeme Sistemleri Ne Kadar ‘Key’?

Önceki yazılarımdan birinde linklemeyi çok sevdiğimden bahsetmiştim. Henüz 2020 yılında tanıştığım ödeme sistemleri de benim için yeni olmakla birlikte sigorta ve reasürans sektörlerindeki bilgi birikimimi besleyen ve yeni perspektifler açabilen önemli bir hazine. Eğer finansal derinleşmenin yolu sigorta sektöründeki somut ve belirgin gelişmeden geçiyorsa bu gelişmenin bir ucu mutlaka ödeme sistemlerindeki artan dinamizm ve teminatlandırma sürecine etkisinden gelecek.

Yollar yine Finansal Derinleşmeye Çıkarken…

Ekonomistlerin yükselen yıldızı davranışsal iktisatta uzun süredir konuşulan bir korelasyon vardır: Parayla olan fiziksel iletişimin sanallaştırılma derecesi ile harcama potansiyeli arasındaki pozitif birliktelik. Bu ilişki birçok sektörün işine yararken sigorta sektörüne ve; sadece iktisatçıların değil herkesin dert etmesi gereken; finansal derinleşme yolculuğumuza da yaramakta.

Şöyle ki; sektörü yeterli potansiyele ulaştırmak için kabaca iki yolumuz var: Mevcut sigortalı ağına riskleri ölçüsünde yeni ürünler satabiliriz veya sigortalı ağına yeni müşteriler katabiliriz. İkinci seçenek içerisinde ürün geliştirme ve pazarlama ağının geliştirilmesi gibi sigortacılık değer zincirinden farklı adımları içeren çalışmalar yer alsa da birinci adım aslında ödeme sistemleri ile beklenen potansiyele ulaştırılabilecek düzeyde.   

Bunu sağlamak için sigorta ve reasürans sektörlerine yerleştirilmesi gereken, daha çok geliştirilmesi gereken yeni bir kavram var: ‘Revenue per Transaction’ yani işlem başına elde edilen gelir. Mevcut durumda sigorta sektöründe bu, müşteri başına ne yazık ki yılda birkaç kez gerçekleşmekte, bu sürecin bir kart harcaması gibi günde binlerce işlem kalemi haline getirilebildiğini düşünün.   

Ödeme Sistemleri ve Cevizler!

Bunun önemini anlatabilmek için şu gösteriyi bir yönetim kurulu toplantısında yapacağım. Bir kova dolusu cevizi yönetim kurulu masasının üzerine dökeceğim. Cevizleri ikiye ayıracağım; birinci gruptakilere birkaç kez vuracağım, sonra biraz ara vererek yine birkaç kez vuracağım. Diğer gruba ise daha az şiddetle olmak üzere ilk gruptan daha yüksek frekansta vuracağım. Sizce hangi ceviz tam istediğim gibi kırılır?

Cevizlerin içerisinde biz iktisatçıların ulaşmak istedikleri gerçek müşteri değeri yer alıyor. Bu değer bütünüyle cevizin kabuklarından ayırılmalı, olabildiğince farklı şekillerde değerlendirilerek en yüksek değer yaratılmalı ve ülke ekonomisindeki yerini alması sağlanmalı. Bu kabuğu kırmak için biz sigortacılar şimdilik yılda birkaç kez vuruyoruz (birinci grup), ödeme sistemlerindeki işlem frekansının bir versiyonunu sigorta ve reasürans şirketlerine uyguladığımızda ise ikinci gruptaki etkiyi yaratıyor olacağız. Tıpkı Allianz CEO’su Oliver Bäte’nin altı yıl önce CeBIT’de gerçekleştirdiği toplantıda söylediği gibi ‘Me,Free,Easy’! (2018 yılında bu konuşma ilgili yazdığım yazıya https://zeynepstefan.com/me-free-easy/ den ulaşabilirsiniz. Bence halen güncelliğini koruyan bir yazı) İşlem frekansının arttığı, teminatlandırma sürecinin farklı özelliklere göre şekillendirildiği ve muhtemelen kısaltıldığı, risklerin ayrıldığı ve teminat isteyen kişinin risk iştahına göre modüler hale getirilebildiği bir sigortacılık deneyimi hayal edin. Şu anda ödeme sistemlerinin bankacılık sektörüne yaptığı gibi bu dönüşümü sigorta sektöründe gerçekleştirmenin yolu öncelikle paraya çıkan yollardan geçmekte. En yaratıcı olan kazansın!

#PaymentSystems, #ZeynepStefan, #AIZA, #FinancialDeepening, #InsuranceValueChain, #MeFreeEasy.

 418 total views,  2 views today

Mein D.O.R.A.

EIOPA güzellememe kaldığım yerden devam ediyorum. Bir önceki yazımda EIOPA’nın analiz ve gelecek dönem beklentilerini paylaştığı rapordan altının çizilmesi gerektiğini düşündüğüm satır başlarını sizinle paylaşmıştım. Belki de Türkiye sigorta ve reasürans piyasasını en çok ilgilendirecek konuyu ise sona saklamıştım: D.O.R.A.

Şu an değil; Geçmiş veya Gelecek

Risk yöneticisi olarak şu ana değil ya geçmişe ya da geleceğe odaklanırım. Geçmiş bana çalıştığım kurum için net bir çerçeve çizmemde yardım eder, gelecek ise yönetim kurulunun önüne gerçeğe en yakın resmi koymamda ve bu resme göre karar almalarını sağlamamda benimle birliktedir. Şu an yoktur. Çünkü ‘şu an’ risk yönetiminde de yoktur. Karar için ya çok geçtir ya çok erkendir. Dolayısıyla iyi bir risk yöneticisi şu ana en yakın noktada karar alabilecek ferasete sahiptir. İşte D.O.R.A.’da tam bir gelecek şekillendiricisi. Dijitalizasyonla birlikte belki de en çok form değiştiren fonksiyonlardan biri olan risk yönetiminin önündeki yeni gelecek başlığı.

D.O.R.A., yani Digital Operational Resilience Act; tam Türkçe’ye çevirebilir miyim bilmiyorum aslında, dijital ve operasyonel rezilyans diyebiliriz; yukarıda bahsettiğim değişen risk yönetimi dinamiklerinin bir yansıması. Öncü rolünü her zaman takdir ettiğim EIOPA’nın ise herkesin iklim değişikliği ve enflasyonla birlikte artan doğal afet maliyetlerinden yakındığı bir ortamda dikkatleri tekrar dijitalizasyonun dönüştürücü etkilerine çekmesi ise tesadüf değil, ECB’nin (European Central Bank – Avrupa Merkez Bankası) bankalara yönelik operasyonel sağlamlık yönergesinden sonra EIOPA’dan da benzer bir hamle bekliyordum.

Dijital ve Operasyonel Rezilyans

 Öncelikle Ocak 2022’de Avrupa Birliği dijital finans stratejisine giren D.O.R.A., I.C.T. olarak sınıflandırılan bilgi ve iletişim teknolojisi alanındaki risk yönetim faaliyetlerinin iyileştirilmesini hedeflemekte. D.O.R.A. aslında hızla gelişen dijital çağda Avrupa Birliği ülkelerinin rekabet avantajını sağlamlaştırmak ve bölgesel avantajını koruyarak güçlendirmek için gönderilen bir öncü kuvvet. Özellikle artan siber saldırılardan ve kontrol edilemeyen maliyetlerden dolayı dört ana başlık altında gelişim hedefleyen D.O.R.A.; siber/ICT risk yönetimi, saldırı raporlama metodolojisi, rezilyans testleri ve dış hizmet alım faaliyetlerine yönelik önemli yükümlülükler getirileceğinin habercisi. Avrupa’da işler böyle yürür, düzenleyici kurum öncelikle kuyuya atılan taş gibi bir taslak ortaya çıkarır, bu taslak genellikle bir yıla yakın bir periyot içerisinde tartışılır, şekillendirilir ve sonrasında yürürlüğe sokulur. Bu optimum bir yöntem mi? Bence değil, rekabet avantajını kaybetmeye devam eden Kıta Avrupası sigortacılığı da bunun göstergesi. Biraz daha zamanın ruhuna uygun işlemeli diye düşünüyorum, çünkü artık analiz yöntemleri hem karar süreçlerini kısaltıyor hem de bütün Avrupa Birliği düzenleyici kurumları artık saliseler uzaklıkta. Dolayısıyla EIOPA’nın karar süreçlerinde ciddi bir revizyona gitme gerekliliği her geçen gün artmakta.

D.O.R.A.’ya dönersek Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi tarafından uzun zamandır değerlendirilen siber risk ve roketten daha hızlı yükselen etkisi D.O.R.A.’nın uygulama sürecini hızlandıran bir diğer etken olarak öne çıkacaktır. 2022’nin ikinci yarısında uygulama sürecinin başladığı D.O.R.A. için 2024’ün ikinci yarısında tamamlanacak bir süreç öngörülmekte ki ben ilk defa EIOPA’nın açıklanan süreyi kısaltacağını düşünüyorum.

Bütün Yollar Operasyonel Riske Çıkarken

Geçenlerde ünlü bir reasürans şirketinin, hatta benim gözümde en ünlüsünün, operasyonel risk yöneticisiyle yaptığımız konuşmamda belirttiğim gibi artık bütün riskler nihayetinde operasyonel risk başlığı altında toplanacak. Klasik literatürde altı ana başlık altında değerlendirdiğimiz operasyonel risk yönetimini artık alt başlıklar veya yeni ortaya çıkacak risk türleri ile birlikte belki de onlarca kategoride inceliyor olacağız.  

D.O.R.A. analizim henüz bitmedi. Türkiye için izdüşümlerim de izleyen yazımın konusu olacak. Bununla birlikte EIOPA’ya üye olamasak da Avrupa Birliği tarafından oluşturulan kurumları taklit edebiliriz. Örneğin Avrupa Birliği genelinde sistemik riski yöneten European Systemic Risk Board (ESRB) Türkiye’de öncelikle hayata geçirilmesi gereken fonksiyonlardan biri bence. Nasıl kurulabileceğine de bir sonraki yazımda değiniyor olacağım.

#ZeynepStefan, #DORA, #EIOPA, #ESRB, #ICT, #CyberRiskManagement, #ECB, #OpRisk, #AIZA

 434 total views,  2 views today

Programlanabilir Paradan Programlanabilir Sigortacılığa

Para Politikalarında Yeni Bir Araç

Merkez bankalarının dijital para çalışmaları (Central Bank Digital Currency / CBDC) hızla devam ederken iktisatçılar ikiye bölünmüş durumda. Bir taraf zaten kırılgan olan dünya ekonomisinin dijital varlıkların yaratacağı farklı risk türleri ve artan kaldıraç etkileriyle daha da kırılgan hale getirilmemesi gerektiğini söylerken, diğer taraf mevcut sıkıntıların özellikle programlanabilir paralarla kolayca aşılabileceğini düşünmekte. Ben bu tür devrimci adımların konjonktürden bağımsız zaman kaybedilmeden atılması taraftarıyım. Dünya ekonomisi hiçbir zaman inovatif bir hareket için yeterince uygun olmayacak ve her dönemde beklenenden fazla risk bizi beklemekte, risk yönetiminin bir nevi Murphy Kanunları. Yani o tabak eninde sonunda kırılır!

Her konuya öncelikle yüksek şüpheyle yaklaşan biri olarak CBDC kavramını 2016 yılında Almanya’dayken ilk duyduğum anda nasıl uygulanabileceğinden önce aslında nasıl reformist sonuçları olabileceğini düşünmüştüm. Özellikle merkez bankalarının piyasaya müdahale etmek zorunda kaldıkları kritik dönemlerde paranın etki hızını inanılmaz arttırabilecek bu oldukça yeni kavram, istenilen etkiyi yaratmamış para politikaları için de önemli bir can simidi olabilecek kadar güçlü bir aktör. Bu makro bakış açımızı mikroya çevirelim; programlanabilir paradan programlanabilir ödemelere, programlanabilir ödemelerden programlanabilir sigorta teminatlarına doğru. Konuyu mutlaka sigortacılığa ve sonunda da finansal kapsayıcılığa getirmeliyim, alametifarikam bu sonuçta.

Programlanabilir Teminatlar

Ödeme hizmetlerinin hızla popülaritesini arttırdığı son dönemde paranın takibindeki etkinlik, piyasadaki izdüşümüyle ödeme işleminin tetiklenmesi, lisans alan çok sayıdaki kuruluş için gerçekten fark yaratılabilecek bir alan. Kurumların bu adıma yönelik inovatif çözümleri onları gerçek anlamda operasyonel karlılığa taşıyacak ve bu kalabalıkta yitip gitmelerini engelleyecektir. Ancak yazması bile zor olan bu faaliyeti yapması da çok zor. Finansal varlıklara, ki bu alanda sadece para değil yatırıma konu edilebilecek her emtia yer alabilecektir, erişim beraberinde finansal yatırım ürünlerine kolay ulaşımı getirecek ve finansal derinleşme ile finansal kapsayıcılığı arttıracaktır. Peki Türkiye’de para politikalarından sorumlu birincil kurum olan Merkez Bankası, CBDC ile sigorta sektörüne katkıda bulunabilir mi? Cevap evet ise nasıl?

Sigorta sektöründe bir türlü arttıramadığımız penetrasyonun öncelikli sebeplerinden biri düşük ve adil dağılmayan kişi başına düşen gelir. Rasyonel davranışlar sergilemediği Nobel İktisat Ödülü ile tescillenen insanoğlu içinse, ne kadar hayati olursa olsun, risklere karşı sağlanacak korumaya ödenecek her kuruş oldukça gereksiz bulunmakta.  Dolayısıyla piyasadaki teminat açığını azaltmak için düzenleyici kurumlar tarafından kişilere sağlanacak her kuruşun amacı dışında kullanılma olasılığı ne yazık ki çok yüksek. Ancak bu teminatlandırma sürecinin Merkez Bankası tarafından programlanan paralar ile yapıldığını ve programlanabilir paranın programlanabilir teminata dönüştüğünü düşünelim. Geleneksel para arzının olduğu bir piyasada merkez bankasının fiziki olarak para basıp, teminat sağlamaları için gerçek kişiler adına sigorta şirketlerine vermesi kulağa absürt bir senaryo olarak gelebilir. Dijital olarak yol haritası belirlenmiş bir dijital paranın Merkez Bankası tarafından oluşturulduktan sonra gerçek kişinin yine Merkez Bankası nezdindeki dijital cüzdanına, gerçek kişinin sigorta şirketindeki dijital cüzdanına aktarılmak üzere yatırıldığını düşünün. Esas görevi sadece fiyat istikrarını sağlamak olan merkez bankasının etkinlik alanının ne kadar genişlediğini görüyoruz. ‘Bunu ister mi?’ başka bir stratejik karar. Geleneksel tarafta merkez bankasının piyasaya müdahalesi olarak değerlendirilebilecek bir durum, paraya fiziksel temasın ortadan kalkmasıyla etkinlik yarışına dönmekte. Peki tek etkisi penetrasyonu arttırmak mı? Yüksek operasyonel maliyetlerinden dolayı geliştirilmeyen birçok yatırım ürünü, ILS’ler (Insurance Linked Securities / Sigorta Temelli Yatırım Ürünü) gibi, programlanabilir para ile ‘daha olası’ hale gelecektir. Bu etkinlik İslami Finans’a dayalı yatırım ürünlerinde de kendini gösterecektir. Bununla birlikte, İslami finansın inovatif yönünü ileride benden daha çok duyacaksınız. Bu dönem Marmara Üniversitesi İslam İktisadı Enstitüsü’nde İngilizce/Tezli Yüksek Lisans Programı’na başlıyorum. Amacım sigortacılığın, finansal kapsayıcılığın, finansal derinleşmenin ve sürdürülebilir finansın büyük potansiyelinin Türkiye’de yeşermesine ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek.     

#ZeynepTuran, #CBDC, #ProgrammableMoney, #ILS, #MonetaryPolicy, #FinancialInclusion, #IslamicFinance, #Innovation.

https://www.paraanaliz.com/2022/genel/dr-zeynep-stefan-programlanabilir-paradan-programlanabilir-sigortaciliga-g-38078/

 464 total views,  4 views today

,

Sigortacılıktaki ‘Dodo Kuşu’ İlkesi

‘Dodo Kuşu İlkesi’ ‘Alice Harikalar Diyarında’ adlı kitapta geçen ‘herkes galip ve herkes ödül almalı’ ilkesini tanımlayan bir kavram. Karışık bir iktisat kitabı okurken karşılaştığım bu tanım, birçok yeni kavramda olduğu gibi bana sigortacılığı hatırlattı, özellikle zorunlu sigortalardaki penetrasyon oranımızı. 17 Ağustos’ta, 1999 yılında Türkiye’de önemli bir iz bırakan Marmara Depremi’nin 23. Yılını andık. Bu trajedi gerçekleştiğinde, Marmara Bölgesi’nden binlerce kilometrelerce uzakta, Erzurum’daydım. O gece ne tesadüf ki annem ve ben uyuyamamıştık ve gece 3 civarında pencereden bakıyorduk. Yıldızlar ne kadar parlak, gece ne kadar enteresan gelmişti ikimize de. Televizyonu açmadık ve bir saat kadar sonra tekrar uyuduk. Felaketten ise ancak sabah haberimiz oldu. Hiçbir şekilde fiziki veya psikolojik olarak etkilenmesem de her sene DASK poliçemi yenilerken o an aklıma gelir ve ürperirim. Depremi yaşayanların hislerini düşünemiyorum bile. Bütün bu yıkıcılığına ve bize hem acı hem de öğretici bir ders olmasına rağmen zorunlu deprem sigortasındaki %53’lük penetrasyonun bir iktisatçı ve risk yöneticisi olarak; yoğun bir fay hattı bölgesinde yaşayıp poliçe yaptırmamak gibi inanılmaz irrasyonel bu davranış biçiminin farklı motivasyonlar ile, örneğin tevekkül veya kadere iman gibi İslami motivasyonlar ile; açıklanamayacağını düşünüyorum.

Gerçekleştirdikleri araştırmalar ile 2002 yılında, kendisi psikolog olmasına rağmen iktisat alanında Nobel’i kucaklayan Daniel Kahneman’ın da tespit ettiği gibi biz insanlar hiç de rasyonel varlıklar değiliz. Öncelikle riski hafife alma ve getiri beklentilerimizi kabartma özelliğimiz var. Uzun vadeli potansiyelimizi göz ardı ederken kısa vadeli potansiyelimizi de genellikle abartıyoruz. Bu perspektifi aklımda tutarken penetrasyonun düşüklüğünden yakınırken en kolay ‘penetre’ edebileceğimiz tarafın kendimiz, yani biz sigortacılar olduğunu da düşünüyorum. Bu ülkede yetişmiş ve 10 yıla yakın Avrupa’da yaşamış ve çalışmış biri olarak düzenleyici kurumumuzun proaktif ve çok yerinde yaklaşımımın özellikle deprem gibi doğal afetler sonrasında yönetim erkleri tarafından işlevsiz hale getirildiğini söyleyebilirim. Bu insani ancak sigorta sektörü açısından penetrasyon düşmanı olan yaklaşım hem doğal afetlere karşı bireysel önlem almayı (güçlendirilmiş binalarda oturmak, yapı denetimini desteklemek vb.) engellemekte ve herhangi bir teminat şemsiyesi altına girilmesini önemsizleştirmekte. Her deprem veya sel sonrasında bölgede yeni konutlar yapılması ve evlerini kaybeden kişilerin zararlarının tazmin edilmesi sadece devlet eliyle yapılmaya çalışılırsa 1999 yılından beri geçen bunca senede sigortacılar olarak hiç yol alamamışız demektir. Özellikle doğal afetlerden sonra tazmin gibi önemli bir faaliyetin sadece yönetim erkine bırakılması hem etkinliği baltalayacak hem de birçok suiistimal vari yaklaşımın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Tıpkı madenlerimizde yaşadığımız trajedilerde olduğu gibi kontrol sorumluluğunun tazmin yükümlülüğü ile birleştirilmesi ve düzenleyici kurumun aktif gözlemciliği ile (trafik sigortalarında gerçekleştirilen etkin kontrol mekanizması gibi) hem yapı kalitemizi arttırabilir hem sigorta penetrasyon oranımızı OECD ülkeleri seviyesine çıkartabilir, hem de finansal derinleşme yolunda önemli kazanımlar elde edebiliriz. Tam da biz sigortacılara yakışacak bir şekilde bir dönüşümün de mimarı olarak.

#ZeynepTuran, #AIZA, #PenetrationRate, #RegulatoryBody, #ProactiveManner, #Sustainability

https://www.paraanaliz.com/2022/yazarlar/zeynep-stefan/zeynep-stefan-sigortaciliktaki-dodo-kusu-ilkesi-g-37458/

 866 total views,  6 views today

Müthiş Zamanlama

Yine harika bir türbülanstayız. Tıpkı 2014 yapımı ‘Noah’ filmindeki bir sahne gibi, geminin kapısı kapanıyor ve kamera birden yükseliyor, anlıyoruz ki aslında bütün dünya fırtına bulutlarıyla kaplanmış durumda. Avrupa ve Asya piyasalarının tartıştığı konuları görünce ben de benzer bir hisse kapıldım ve tıpkı İtalya’daki ilk yılımda (2012) olduğu gibi bir kere daha ‘ne müthiş zamanlama’ dedim.

Sigortacılıkta Rasyonaliteler

Sigortacılar olarak biz hem güzel ülkemizde hem de dünya genelinde, enflasyonist baskılarla boğuşuyoruz, artan hasar maliyetlerini fiyat elastikiyetinin inanılmaz düşük olduğu prim bedelleriyle yönetmeye çalışıyoruz, bir yandan daha kapsayıcı ve inovatif sigortacılık yapabilmek için fon havuzumuzu büyütmeyi amaçlıyoruz ancak sigorta yılını (UW-Y) genellikle ve ne yazık ki ekside kapatıyoruz. Solvency II gibi sermaye rejimleri yatırım alanlarımızı daraltıyor ve bu da yetmezmiş gibi E.S.G. benzeri yeni paradigmalarla dünyanın gidişatına yön vermeye çalışıyoruz. Bir yandan iklim değişikliği gibi ne olacağı belirsiz ve bütün oyunu şekillendirebilecek güçte makro değişimlere dalgakıranlar gibi en önden maruz kalıyoruz, diğer yandan da siber riskler gibi insan eliyle felaketlere (man-made disaster) direniyoruz. Bu makro çerçevenin ‘sürdürülebilirliği’ yetmezmiş gibi, Rusya ve Ukrayna arasındaki gerginlik, hammadde fiyatlarında ortaya çıkan baskı, farklı politik risk bölgelerinin oluşabilmesinde artan ihtimaller, yeni pandemi döngülerinin varlığı gibi yüksek risk algıları da resme ekleniyor. Ne müthiş bir kaptanlık bu belirsizlikte yol almak! Neyse ki bazıları ‘iyi kaptan dalgalı denizde belli olur’ mottosunu halen taşıyor, yoksa sektör olarak CEO bulmakta hayli zorluk çekecektik.

Sigortacılıkta Rasyonalizasyon

Bu dalgalı deniz biz iktisatçılara normal zamanlarda yakalayamayacağımız bağlar da göstermekte. Örneğin elementer branş için nominal faiz oranları ile bileşik rasyo arasındaki yakın korelasyon. Özellikle Kıta Avrupası piyasasında artan enflasyonist baskı ile sigorta ve reasürans şirketlerinin artan bileşik rasyolarını bu sefer nasıl yönettiklerini de yakından takip edebileceğiz. Yatırım performansını enflasyondan daha fazla arttırabilmeyi başaracak olan şirketler operasyonel etkinliklerini arttırmayı, maliyetlerini azaltmayı ve olabildiği kadar süreçlerini ‘dijitalize etmeyi’ bu sıkışık zamanlarda daha çok deneyeceklerdir. (Çok garip, bu cümleleri 2016 yılında InsurTech’le tanıştığım ilk yılda da kurmuştum.) Yani yumurta kapıya dayanmadan aksiyon almamak sadece Türklere özgü değil!  

Penetrasyonu düşük dolayısıyla yüksek potansiyel vaat eden bizim gibi piyasalarda ise durum bence bir nebze daha iyi. Avrupa sigorta ve reasürans piyasasındaki operasyonel karlılık ve bileşik rasyo baskısı gelişmekte olan piyasalara aktarılacak daha yüksek reasürans kapasitelerini ve farklı risk türlerini teminat altına alabilecek yenilikçi ürünleri beraberinde getirebilir. En azından finansal piyasalardaki ‘büyük abi nezle olursa biz zatürre oluruz’ mottosunun sigortacılıkta, şimdilik bu konjonktürde işlemeyebileceğini de rahatlıkla söyleyebilirim.

Bir zamanlar herkesin korkarak kaçtığı ve portföylerini devretmek için yarıştığı hayat branşını ise altın günler beklemekte. Çünkü Avrupa’da enflasyon şimdilik kontrollü şekilde yükseliyor ve fon birikiminin en kolay yapılabildiği alan olan hayat branşı da kabuk değiştirerek artık karlı bir alan olmaya başlıyor. Keşke 2016’da sürü psikolojisine karşı durabilecek bir ekonomist çıkıp negatif enflasyonun da sürdürülebilir olmadığını, E.C.B.’nin yakın zamanda doğru yolu bulacağını ve hayat branşı için bile avantajlı bir projeksiyon çizilebileceğini söyleyebilseydi. Kimse dinlemezdi belki ancak birileri, mesela 2016 yılının Michael Burry’si, mutlaka dinlerdi. Nedendir bilinmez, inanılmaz konservatif ve geriden gelen bulduğum E.I.O.P.A. ve E.C.B.’den de devrim niteliğinde açıklamalar ve sektörü rahatlatacak regülasyonlar bekliyorum. Bakalım zaman hangimizi haklı çıkaracak?

#ZeynepTuran, #AIZA, #PriceElasticity, #SolvencyII, #ESG, #ClimateChange, #EIOPA, #ECB, #LifePortfolio, #Penetration, #CombinedRatio, #CyberRisk, #Sustainability

https://www.paraanaliz.com/2022/yazarlar/zeynep-stefan/zeynep-stefan-muthis-zamanlama-g-35939/

 730 total views,  4 views today

Not If, But How!

2016 yılında finans sektörünün DLT (Distributed Ledger Technologies) ve blokzincir alanlarındaki ilk inisiyatifi olmak gibi önemli bir özelliğe sahip olarak kurulan ve bence son zamanlarda incelediğim en inovatif yapı olan B3i (Blockchain Insurance Industry Initiative) yine ve yeniden mercek altında. Almanya’dayken bütün kamuya açık toplantılarına şahsen katıldığım ve finansal piyasaların gelecek dinamiklerini belirlemek gibi elde etmek istediği ulvi hedeflere ulaşabilmesini gönülden desteklediğim ‘Tink-Tank’ benzeri yapının bu noktaya gelmesi inanılmaz üzücü bir durum. Önce Swiss RE CFO’su Dacey tarafından B3i’nin azalan sermaye yeterliliği değerlerine ithafen kamuoyu ile paylaşılan soru işaretleri giderek sektörün geneline yaygınlaşırken B3i’nin diğer hissedarları da itirazlarını yükseltmeye başladılar.

B3i, kuruluşunda birçok sigorta ve reasürans devinin en değerli insan kaynakları ve yüksek tutardaki fonları ile desteklenmiş ve harika bir uzun vadeli projeksiyon ile ulaşmak istediği hedeflerini netleştirmişti.  Bu harika geleceğe öncelikle akıllı sözleşmeler ile başlamak isteyen B3i, sözleşmelerdeki dönüşümün ardından sektörün hasar süreçlerini ve sonrasında da UW (underwriting – teknik analiz) süreçlerini tamamen dijitalleştirmeyi hedeflediğini belirtmişti. Sektördeki genel katılımın ve dijitalleşme konusundaki ‘risk iştahı’nın yetersizliği kurulum aşamasında da eleştirilirken benim gibi birçok sigorta sektörü profesyoneli için aşılabilecek bir eksiklik olarak değerlendirilmişti. Bugün aslında o kadar da aşılamadığını görüyoruz.

Sözleşmelerin dönüştürülmesinin sadece ‘risk iştahı’ndan fazlası olduğu, sektördeki kurumların bütçe ve bilgi işlem altyapısı açısından bu kapsamlı dönüşüme hiçbir şekilde hazır olmadıkları bugün karşımızda daha net bir şekilde belirmekte. Tıpkı iklim değişikliğindeki gibi, herkes birbirini bekliyor ve geniş katılımlı bir yapının gerekliliğinin altını çiziyor. Ne acı!

Bu ‘dilemma’ aklıma Sanayi Devrimi sırasında makineleri parçalayan ‘Ludist’leri getirdi. 1800’lerin başında İngiltere’de işsizliği arttırdığı gerekçesiyle çorap dokuma tezgahını paramparça eden Ned Ludd adlı İngiliz işçinin başlattığı bu akım artık bir paradigma haline geldi ve değişimin önündeki gereksiz çırpınışların sembolü oldu. O halde sigorta ve reasürans şirketlerinin üst düzey yöneticileri yeni Ludist’lerimiz mi? Şirketlerin bilgi işlem altyapılarındaki bu farklılıklar o kadar yönetilemez mi veya ortak bir platforma geçiş 21. Yüzyıl’da bu kadar mı imkânsız? Cevap aslında kocaman bir ‘Saçmalamayın’. Ancak o dönemde de yazılarımda altını çizdiğim bir nokta vardı; bu iş düzenleyici kurumu arkasına almadıkça başarılı olamaz! Sigorta ve reasürans sektörlerinin dünya ekonomisindeki rolleri inanılmaz, birçok harika dönüşümü; E.S.G., Solvency II, kömür işletmelerine teminat verilmemesi, karbon ayak izi gibi; herkesten önce gerçekleştiren bu kadar akıllı insanın da takıldığı bazı yerler olması çok normal, anormal olan ise bu noktada EIOPA’nın (European Insurance and Occupational Pensions Authority) devreye girip ihtiyaç duyulan desteği sağlamaması, sağlayamaması. Tıpkı sektörün başka bir devi Munich RE’nin vizyonu gibi: Not if, but how! Yani düşünmemiz gereken yapıp yapmayacağımız değil, mutlaka yapmalıyız ancak nasıl yapmamız gerektiğini tartışmalıyız. Dört kelimeyle harika bir sektör özeti: ‘Not If, But How!’

https://www.paraanaliz.com/2022/yazarlar/zeynep-stefan/zeynep-stefan-not-if-but-how-g-34622/

 1,010 total views,  2 views today

Limondan Limonata Yapmak Sadece ‘Sünni Müslüman Erkekler’in İşi mi?

Harika bir meditasyon yöntemi kumsaldan izmarit toplamak. Bugün yine harika bir antik kente yakın, harika sonsuzluktaki harika bir kumsalda izmarit topladım. Üç poşet çöp! Sadece gözümün gördükleri, kumsalın devamındaki otların arasında binlerce kat fazlası vardı. Sonra şarkı söylemeye başladım. Sonra da derin düşüncelere daldım. İzmaritleri almak için her seferinde durmak, elimdeki çöp poşetlerini bırakmak, eğilmek ve izmariti gömüldüğü kumsaldan çıkarmak bana Beyonce’nin ‘Büyükanneme limon verdiler, o limonata yaptı’ sözünü hatırlattı. (Bu hareketler aslında Beyonce’nin dans koreografilerinde de mevcut) Sonra kumsaldaki izmaritleri (limonları) toplayarak o eşsiz güzellikteki bölgeyi nasıl güzelleştirdiğimi (limonata yaptığımı) düşündüm. Aslında her şey böyle başladı.

40 Yaş inanılmaz. Nasıl bir dinginlik, olanı kabul etme, sakinleşme, eldekiyle yetinme ve derin düşüncelere dalma hali. Daha 40 yaşımın üçüncü gününde böyleyse seneye balıklama dalacağım dördüncü disiplinden sonrasını düşünemiyorum! Bu arada aklıma aslında aklımı şekillendiren ilk disiplin geldi: Risk Yönetimi!

İşimi inanılmaz seviyorum, sosyal medyada ‘I (kalp) my job’ yazmayacak kadar çok, veya CEO’ların söyledikleri yalanların sonuçlarını yüzlerine çarpabilecek (tabi ki kapalı kapılar ardında) kadar çok! Uzun zamandır neden sevdiğimi de düşünüyorum. Aslında cevabım şuymuş: Ben çelişki yakalamaya bayılıyorum ki sorduğum soruların ana motivasyonu da buymuş. Örneğin denklik aranırken kadınların erkeklere koşulsuz itaat etmesi gerektiğinin altının bu kadar çizilmesindeki çelişki (Bunu sadece erkeklerin söylemesi de başka bir çelişki). Örneğin hepsi ayrı ayrı maruz kalıyorken özellikle başı örtülü kadınların erkeklerin alaycı ifadelerine karşı birbirlerini desteklememeleri çelişkisi. Almanların ‘Muttermobbing / Fraumobbing’ dediklerinden! Tırnaklarıyla erkek egemen bir ortamda harika işler çıkararak hak ettiği bir göreve gelen bir kadının paraşütle bir noktaya indirilen ‘Sünni Müslüman Erkekler (SME)’ tarafından alaya alınması! Bu da tam bir limon-limonata hikayesi değil mi? Neden böyle bir meydan okuma hikayesi sadece ‘başı açık’ hemcinsleri tarafından takdirle karşılanabilmekte?    

Halbuki hepimiz biliriz/bilmeliyiz ki bu araba ancak iki tekerinin aynı anda çalışması durumunda ilerler, aksi durumda şu anda olduğu gibi biri diğerini engelleyerek çevresinde daireler çizmesini ve bir arpa boyu yol alamamasını sağlar. İktisadi hayatta, siz deyin sürdürülebilir finans ben diyeyim İslami finans; ki bence iki kavram arasında çok ciddi farklılıklar da yok, İslami ise mutlaka sürdürülebilirdir aynı zamanda; neoklasik iktisattan yaka silkmiş birçok ekonomist için gerçek bir çıkış yolu olabilecek potansiyelde. Ama bu sadece ‘Sünni Müslüman Erkekler (SME)’le mi mümkün olabilir? Bütün gücüyle bu kapalı devreden çıkmayı amaçlayan ‘bu fikir’ için kadınların da erkekler kadar çalışması, söz alması ve uygun gördüğü yerde ‘Hayır’ diyerek öne çıkması/çıkabilmesi gerekmez mi? Belki de daha fazlası! Cevap aslında nerde verildi biliyor musunuz? Prof. Dr. Uğur Derman ‘Dua Vakti’ sergisine eşi, ismi gibi güzellikte, Çiçek Hanım ile katıldığında. Bir anda nasıl değiştirmişti o açılışın sert ve sadece ‘Sünni Müslüman Erkekler (SME)’den oluşan havasını. Muhtemelen diğer davetlilerin de beklemediği bir şekilde ve o harika eserlerle birlikte. İşte bunun gibi daha çoklarına ihtiyacımız var bu ulvi görevi Anglikanizm’in ellerinden almak istiyorsak.  

 800 total views

Too Complex To Exist(!)

2008 krizinin iktisadi düşünce hayatımıza getirdiği önemli kavramlardan biri ‘Too Big To Fail’ (TBTF) kavramıydı, yani batamayacak veya batmaması gerekecek kadar büyük. Öncelikle Amerikan Hükümeti tarafından uzun yıllar boyunca bilinçli şekilde yürütülen ve piyasaya yavaş yavaş enjekte edilen deregülasyonun bekledikleri sonuçları ortaya çıkartmayacağı görülünce ortaya çıkan bu gel-git sadece, ünlü yatırımcıların sıklıkla kullandığı gibi; denizde çıplak yüzen yüzücüleri batırmakla kalmadı denizin dibini boylamaması gereken birçok kurumu da yarattığı dip dalga ile çökertti. Yani çok da adil bir çözüm olamadığı görüldü TBTF klasifikasyonunun!

İktisadi hayatı birçok anlamda doğaya benzetirim. Doğada da insanoğlunun müthiş bir yıkımı ve sınırsız zarar potansiyeli vardır. Ancak sonrasında zarar bölgesinden çekildiğinde/çekilebildiğinde yıkımla doğru orantılı bir hızda kendini iyileştirme ve yenileme becerisi ortaya çıkar ve yaraları hızla sarmaya başlar. Bu özelliği ile aslında palyatif bir sistem olarak adlandırılan (ki bence tam tersi) iktisadi yapı ile benzerlik gösterir. İktisadi yapıda da insanoğlunun sınırsız (aklımızın alamayacağı ve olabildiği kadar derinden) zarar potansiyeli vardır. Ancak tıpkı doğadaki gibi çekildiğinde/çekilebildiğinde Keynes’in altını çizdiği, bizi ölü yapan uzun vadeye bile gelmeden yola tekrar çıkılabildiğini ve dalgaların azaldığını görürüz.

2008 öncesi iktisat politikalarının meyvesi olan ‘TBTF’ tıpkı doğada yaptığımız katliam gibiydi; sentetik, çirkin ve gerçekte var olmaması gereken. Ve sonrasında ortaya çıkan çözüm de bir o kadar şirin, kesin ve iş bitiriciydi: Too Complex To Exist (TCTE – Hayatta Kalamayacak Kadar Karmaşık)! Zarar görülünce ve daha fazla sürdürülemeyince yani insanoğlu iktisadi yapıyı daha fazla eğip bükemeyeceği noktaya gelince çözüm ‘kendiliğinden’ ortaya çıktı ve ‘TBTF’ birden harika bir forma, TCTE’e büründü.

Peki nasıl oldu da TBTF’den TCTE’ye vardık? Aslında doğru soru her zaman böyle mi, bu kadar yıkıcı mı olması gerektiği? İyi ile kötüyü ayrıştıran daha kolay bir yol, bir nevi sadece masumların binebileceği bir Nuh’un Gemisi kolaylıkla inşa edilemez/bulunamaz mıydı? Yoksa aslında ‘TCTE’ bizim aradığımız ve yüzyılımızda sadece bu formuyla var olabilecek bir Nuh’un Gemisi mi? Yoğun şekilde karşı çıktığımız sistemik riske karşı geliştirilen ek sermaye artırım talepleri, yönetişim yapısındaki bitmek bilmeyen revizyonlar ve raporlamalar, resmi bir parçası olmamamıza rağmen doğal bir uzantısı olduğumuz Avrupa Birliği yatırım kısıtları ve kendi bünyemize uyguladığımız daha birçok rejim (E.S.G., I.F.R.S. 17 vb.) aslından Türk ekonomisi olarak inşa ettiğimiz ve son zamanlarda sıklıkla başvurduğumuz TCTE’mi can simitlerimiz mi? Benim için cevabı çok net olan bu soruya kocaman bir EVET diyorum.     

Birçok platformda çekinmeden sigorta sektörüne bankacılık faaliyetlerinden daha çok inandığımı ve sigortacılığı bankacılıktan daha yararlı ve gerekli bulduğumu söylerim. Çünkü sigorta sektörü içerisindeki dinamiklerle (riskin gerçekleşmesi – hasar) pozitif geri bildirim hakimiyetini kırar ve yoğun dengesizlik halini bir nevi kontrol altına alır. Negatif geri bildirimin (risk analizleri, klozlar vb.) her fırsatta ve ağırlıkla hâkim olduğu istikrarlı bir gelişim ve denge dönemine görece daha kolay girer. İnterdisipliner özelliği ile karmaşık bir yapısı olan ve dolayısıyla bir şekilde oluşumuna katkıda bulunduğu entropilerin de derli toplu denklemlerle çözülemediği sigortacılık, sevgili Ateşan Hoca’nın ‘Karmaşıklık Ekonomisi’ kitabında belirttiği gibi o kadar dinamiktir ki başlangıç koşullarına olan hassasiyeti (poliçe aşaması, risk analizleri), eksikliği durumunda ortaya çıkacak müthiş kaosu en iyi tanımlayan özelliğidir.

Sigorta sektörü interdisipliner olmasının yanında içerisinde birçok değişken ve etkileşen barındıran harika bir ‘adaptiflik’ özelliğine sahiptir ki örneğin büyük İstanbul Depremi (Maazallah) gerçekleştiğinde belki de iktisadi yapımızda hayatta kalacak/kalması gereken tek fonksiyon olacaktır/olmalıdır. Yani birçok varlık batabilir veya çökebilir ancak sadece sigorta şirketleri varlıklarını sürdürür/sürdürmelidir. Özellikle yönetişim yapısında alınması gereken kararların bu bilinç çerçevesinde gerçekleştirildiğinden emin olunması ise sigorta sektörünü düzenleyen kurumların bir numaralı görevleridir.    

Peki varlığı bir dert yokluğu çok ayrı bir dert olan, sınırlı kaynakları her seferinde farklı şekillerde ve sürekli olan değişen bu sistem nasıl incelenmeli? Bu kadar otonom ajanın olduğu bir yapıda neden-sonuç ilişkisini öngörebilmek bu kadar mı zor? Bu sorunun cevabını, sigorta sektörünün aslında nasıl bir TCTE makinesi olduğunu ve yeni gözdem mikro finansmanın (teşekkür ederim Albaraka Türk) bu resimde nerde yer aldığını bir sonraki yazımda değerlendiriyor olacağım.

#ZeynepTuran, #Aiza, #TooBigToFail, #TooComplexToExist, #FinancialInclusion, #MicroFinancingSolutions

 726 total views,  2 views today